30 Ara

Çocuklar, Hayvanlar ve Yok Sayılan Haklar

23 Aralık 2021 tarihinde basına yansıdığı üzere Gaziantep’te 4 yaşındaki A.A. isimli çocuğa iki köpeğin saldırmasının sonucunda A.A. ağır bir şekilde yaralanmıştır. Bu yaşanan çok üzücü olayın ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan “Sahipsiz hayvanların yeri sokaklar değil, barınaklardır” demiş ve bu açıklamalarla beraber bazı belediyeler hayvanları sokaklardan toplayarak bakımevlerine ya da dağ başlarına götürmeye başlamıştır. 

Bu yaşanan üzücü olayın basına yansıma biçimi, sosyal medyada yarattığı tartışmalar ve konuyla ilgili yapılan açıklamalar; hayvanları ve çocukları şiddete daha fazla açık hale getiren, bizleri şiddet tanığı haline getiren toplumsal algımızla ilgili bizlere ipuçları verdiğini ve bunlarla yüzleşmemiz gerektiğini düşünüyoruz. 

Türkiye’deki toplumsal algımıza baktığımızda çocuklar da hayvanlar da bir yandan hep korunması gereken, masum, güçsüz varlıklar olarak görülmekte öte yandan aniden bir toplum için en tehlikeli olanlar kategorisine alınabilmektedir. Örneğin; çocuklar “terörist” olarak tutuklanabilmekte, köpekler toplu halde barınaklar denilen ölüm kamplarına kapatılabilmektedir.

Oysa çocuklar da hayvanlar da farklı özelliklere ve farklı gereksinimlere sahip, yerkürede; kentlerde ve kırda bir arada yaşadığımız varlıklardır. Onlara verilen değer yaşama, eşitliğe verilen değerdir. 

Çocuklar da hayvanlar da tıpkı yetişkin insanlar gibi şiddeti öğrenebilmektedir. Bir çocuk şiddet filine karıştıysa, bu durum bize; onun aslında bir dizi hak ihlaline maruz kaldığını gösterir. Türü ne olursa olsun bir köpek de ona bakan kişi tarafından şiddete maruz bırakılıyorsa, onun iktidar ve hükmetme nesnesi olarak görülüyorsa saldırgınlaşabilir, hatta bu saldırganlaştırılma kasti olarak kullanılabilir.

Bunun pek çok örneğini görüyoruz. Özellikle “tehlikeli türler” olarak görülen bir grup köpek yasak olmasına rağmen; dövüş müsabakalarının, rekabetin, kişisel iktidar ve hırsların araçsallaştırlması için çoğaltılmakta, satılmakta, şiddete maruz bırakılarak saldırganlaştırılmaktadır. Saldırganlaştırılmış köpekler aslında şiddete maruz kalmış köpeklerdir.

4 yaşındaki A.A.’nın yaşadığı tarifsiz üzücü olayla ilgili bazı tespitleri açıkça yapmak gerektiğini düşünüyoruz. Bunun sebebi yöneticilerin yaptığı açıklamaların yanı sıra sosyal medyada ve basında izahı olmayan; çocukları da köpekleri de tanık olduğumuz şiddete yönelik öfkemizin nesnesine dönüştüren, ancak bu şekilde şiddeti yeniden üreten ve hepimizi bir başka şiddete daha tanıklık ettiren tartışmalardır. 

  1. 4 yaşındaki A.A.’nın maruz kaldığı şiddetin sebebi ne A.A’nın kendisi ne de ebeveynleridir. Bu şiddetin gerçek faili A.A.’yı ısıran köpekler de değildir. Bu şiddetin faili onları bu kadar saldırgan hale getiren, bu durumu bile bile aynı alanda bulunan çocukları korumayan köpeklerin sorumluluğunu alan kişilerdir.
  2. Bu olayı bahane ederek kentlerde yaşayan köpekleri, barınaklara kapatılmasını talep edenler ya barınakların köpekler için açlık ve ölüm kampları olduğunu bilmiyorlar ya da bunu biliyorlar ve bilerek bir kırımın zeminini oluşturmak istiyorlar. 
  3. Olayın bahane edilmesinin ardından kent ortamında yaşayan köpeklerin barınaklara gönderilmesi talimatının faili Antep’te şiddete maruz kalan çocuğun ebeveynleri değildir. Bu konuda ebeveynler hakkında suç duyurusunda bulunmak; yapılan açıklamaların ekonomik-politik sebeplerinin göz ardı etmek, belki de bir arada yaşam olanaklarımızı elimizden almaya çalışanlara alet olmak anlamına gelmektedir.
  4. Çocuğun maruz kaldığı şiddetin görsellerinin, sonraki süreçte yaşadıklarının kişisel bilgilerinin açık ederek verilmesi, paylaşılması; çocukların bir kere daha unutulma hakkının ve özel hayata saygı hakkının ihlali anlamına gelmektedir.

Adaleti tesis etmek ve bir arada, barış içerisinde yaşamak hem çok kolay hem de çok zordur. Bunun yolu karşı karşıya kaldığımız olaylara ilişkin doğru tartışmaları yapmaktır. Son bir haftadır sosyal medyadaki tartışmaların doğru bir şekilde yapılmaması nedeniyle verdiğimiz tepkilerin bugün geldiğimiz noktada hem çocuğa hem de hayvanlara zarar vermesinin sonuçlarıyla baş başayız. 

Hayvanların barınaklara toplatılmasının bir boyutu barınakların birer ölüm kampını andıracak koşullarıyla ilişkili olmasının yanı sıra bir arada yaşama kültürümüzü de yansıtıyor oluşudur. Yaşadığımız kentlerin/dünyanın yalnızca biz insanlara ait olduğunu düşünüyor olmamız diğer canlılarla kurduğumuz ilişkinin de temelini oluşturuyor. 

İnsan türü olarak yeterince zarar verdiğimiz ve ihlallere neden olduğumuz doğada, hayvanların yer almamasını talep ediyor olmak, ayrımcılığın, bir diğer ifadeyle türcülüğün apaçık bir ifadesidir. Hayvanlara yönelik bu türcü yaklaşım, onlara uyguladığımız şiddet, onları saldırganlaştırmak insan olma sorumluluğumuzu kötüye kullandığımız anlamına geliyor. 

O halde bir kere daha söyleyelim: Hiçbir köpeğin doğasında şiddet olmayabilir,  şiddet öğrenilen bir davranıştır, hayvanların değil onları saldırganlaştıran insanlar ve bu konuda herhangi bir denetim yapmayan devlet mekanizmaları fail olarak görülmelidir. Bir cadı avına çıkıp ilk görülen hedefe saldırılması hakikatleri gizlediği gibi adaleti de sağlamayacaktır. 

Bütün bunlar göz önünde bulundurarak, 4 yaşındaki A.A. için ya da toplatılan hayvanlar için adalet talep ediyorsak öncelikle kentlerin birer ortak yaşam alanları olduğunu, bu ortak yaşamın pek çok öznesinin bulunduğunu unutmamamız, bu öznelerin birbiriyle barış içerisinde yaşamasının koşullarını oluşturmamız gerekiyor. 

Bunun da yolu; biz yurttaşlar adına karar aldığını iddia eden devleti, yerel yönetimleri; bu açıdan öncelikle gerçek bir sorumluluk almaya ve hayvanların toplatılmasıyla ilgili tartışmasız bir şekilde hayvan hak ihlali içeren kararından vazgeçmeye; tüm canlılar ile birlikte ve barışçıl yaşanacak bir dünya için adım atmaya davet ediyoruz. 

Basını ve bu konuda tepkisini ifade etmek isteyen tüm bireyleri, insan ve hayvan haklarına dayalı örgütlenmeleri ise bir tepki verirken ya da görevini yaparken çocuk haklarını ve hayvan haklarını gözetmeye davet ediyoruz. 

İmzacılar: 

Hayvan Hakları İzleme Komitesi(HAKİM) 

Fikir ve Sanat Atölyesi Derneği(FİSA) Çocuk Hakları Merkezi 

28 Ara

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın Genelgesi Hükümsüzdür.

Türkiye’de her gün kanunlar ve bizleri temsil eden meclisin iradesi yok sayılarak, “tek adam”ın ağzından çıkan talimatlar veya Bakanlıklara hazırlatılan genelgeler aracılığıyla mağdurların daha da mağdur edilmesi için bir “hukuk”un yaratılmaya çalışıldığıgünler yaşıyoruz. Geçtiğimiz perşembe Cumhurbaşkanı’nın hayvan katliamı talimatından bu yana geçen süreçte hedef alınanlar ise sokakta yaşayan hayvanlar.

Hayvanları Koruma Kanunu’nun 6. maddesi açıkça kısırlaştır, aşıla, yaşadığı yere bırak derken; Cumhurbaşkanı kanuna aykırı talimat vererek belediyelere tüm hayvanları toplamasını ve barınaklara hapsetmesini emretti. Hak savunucularının direnişiyle karşı karşıya kalınınca, artık bir alışkanlık haline getirildiği üzere kazanımlar genelge ile yok sayılmaya çalışıldı ve Çevre, Şehircilik ve “İklim Değişikliği” Bakanlığı tarafından satır aralarından kötü niyeti çok net bir şekilde okuyabildiğimiz bir genelge yayımlandı.

Bu genelgede yazan her madde, 2004 yılından beri belediyelerin zaten yükümlülüğündeydi. Yıllardır hak savunucuları olarak artacak popülasyonu görerek bu yükümlülüklerin yerine getirilmesi için çaba gösterdik. Hiçbiri yapılmadı, yapılmasına imkan sağlanacak tesisler de kurulmadı, personel de yetiştirilmedi. Bu kadar yıldır sorumluluklarından kaçan belediyeler yüzünden popülasyon artmışken, mevcut durumda bu talimatların bir anda nasıl uygulanabileceği düşünülüyor? Neden böyle bir genelge düzenleniyor?

Daha önce tek bir “tehlike arz eden ırk” statüsündeki hayvan rehabilite edildi mi? Belediyelerin bünyesinde bu rehabilitasyon işlemini gerçekleştirebilecek kaç eğitimli veteriner hekim var? Tam 17 yıldır yapılmayan sokakta yaşayan hayvanların aşılanması ve kısırlaştırılması işlemi, hayvanların istiflenmiş bir şekilde yaşadığı bakımevlerinde bugünden itibaren nasıl bir mucize sonucu gerçekleştirilebilmeye başlanacak? Son birkaç gündür sokaktaki tüm hayvanları küpeli/küpesiz bakmaksızın toplayarak barınaklara götürdüğünü iddia eden belediyeler, bu hayvanların barınaklara sığmayacağı belli iken neden acele ile ve çok sayıda toplama yapıyor? 

Genelgenin 6. maddesinde, hayvanların rehabilite edilmeden alındıkları ortama bırakılmaması yönündeki yükümlülüğün kanunen karşılığı, hayvanların aşılanıp kısırlaştırıldıktan sonra yaşadığı yere bırakılmasıdır. Zaten yasaya göre belediyeler topladıkları hayvanları tedavi edip, kısırlaştırmadan aldıkları yere geri bırakamaz. Ancak; bu hızla yapılan toplamalarla, yetersiz bakımevi ve yetersiz görevlilerle hayvanlar rehabilitasyona muhtaç hale getirilecek.

Genelgenin 8. maddesinde, “ihbar üzerine” veya “sahipsiz hayvan toplama çalışması” dahilinde hayvanları keyfi bir biçimde toplanmasına da izin vermeyeceğiz. Hayvanları Koruma Kanunu açıktır ve genelge ile değiştirme çabası beyhudedir. Hayvanların tedavi gerektiren bir durum olmaksızın bulundukları yerden alınması mümkün değildir!

Genelgede tehlike arz eden ve sahipsiz ifadelerinin yan yana geçirilmesiyle günlerdir devam ettirilmeye çalışılan algı oyununu görebiliyoruz. Bir köpeği saldırgan yetiştirmiş bir insanın, küçük bir çocuğun korkunç bir olay yaşamasına sebep olması karşısında sokakta yaşayan tüm hayvanlar fail ilan etmeye çalışılıyor, bu niyet bu genelgede de açıkça okunabiliyor. “Rehabilitasyon”, “tehlike arz eden”, “sahipsiz hayvan” kalıpları devamlı farklı yerlerde kullanılıyor. Sokakta yaşayan hiçbir hayvanı, saldırganlık veya kanunen bu tanımın içinde olan sayılı ırklardan değil ise tehlike arz etme bahanesine sığınılarak toplanmasına izin vermeyeceğiz.

Tanımları birbirine karıştırıp, yıllardır bu hayvanları üreten ve işkence dolu vahşet eğitimlerinden geçiren insanlara caydırıcı cezalar verilmemiş iken; tehlike arz eden ırkların tespiti bahanesine sığınılarak 7/24 yapılması gerektiği söylenen denetimlerin kötüye kullanılmasına izin vermeyeceğiz. Hiçbir zararı olmayan, sokakta kendi halinde ve onları korumaktan aciz kanunları ile hedef göstermelerine, kısaca onlara rağmen yaşayan hayvanları gece vakti toplayarak ölüme göndermelerine izin vermeyeceğiz.

Siz de izin vermeyin. Birçok yerden küpeli hayvanların götürülmeye çalışıldığını, ancak mahallelinin, esnafın, çocukların diretmesiyle hayvanların götürülemediğini duyuyoruz. Umutsuzluğa kapılmayın, mahallenizdeki hayvanların çevreden neresi olduğunun anlaşılacağı şekilde fotoğraflarını çekin, tarihi söylediğiniz ve etrafı çektiğiniz video kayıtları bulundurun. Hayvanların götürüldüklerini anlarsanız barınaklara giderek ısrarla hayvanların nerede olduğunu sorun. Küpelilerse derhal, küpesizler ise tedavileri biter bitmez bırakılmalarını sağlayın. 

Bu genelgenin, hayvanlar için en büyük kazanımlarımızdan biri olan 6. maddeye aykırı şekilde kullanılabilecek hiçbir maddesini tanımıyoruz. Kanuna aykırı davranan her görevli hakkında hukuki yolları işleteceğiz. Vazgeçmiyoruz, çünkü hayvanların bizden başka kimsesi yok. Siz de vazgeçmeyin!

26 Ara

Barınak Gerçekleri!

Geçici bakımevleri aşılama, kısırlaştırma, tedavi iddiası ile sokaklardan toplatılan hayvanların en temel yaşamsal ihtiyaçlarının dahi karşılanmayarak, tamamen keyfi ve mevzuata aykırı bir şekilde tecrit edildikleri belediye tesisleridir. Bu tesislerin isimleri geçici hayvan bakımevi, rehabilitasyon merkezi olsa da bu yerler hayvanların toplumdan tecrit edildikleri toplama kamplarıdır. Mevzuata göre bu tesislerde tedavisi biten hayvanlar alındıkları yere bırakılmalıdır. Ancak yıllardır belediyeler hayvanları dağ başlarına, bilinmeze göndermekte ya da bu tesislerde ölüme terk etmektedir.

Barınaklar ise yerel yönetimler ve özel ya da tüzel kişiler tarafından işletilen engelli, yaşlı, sokakta yaşayamayacak hayvanların barındığı tesislerdir. Belediyeler kanuna aykırı olmasına rağmen küpeli hayvanları gerekçesiz şikayetler üzerine toplar ve barınaklar gibi sağlıklı hayvanları uzun süre tutarlar. 

Belediyeler hiçbir cerrahi prensibe uymadan, hijyen koşullarını hiçe sayarak kısılaştırma yapmaktadır. Tedavi sonrası hayvanları tutabilecek alanlara sahip olmayan belediyeler iyileşmeyen hayvanları dağ başlarına, sokaklara atmakta ya da barınakta beton zemin üzerinde, kendi pislikleri içinde ölmelerine izin vermektedir. Mevzuata göre hayvan koruma gönüllüleri ile birlikte çalışması gereken belediyeler gönüllüleri bakımevlerine sokmayarak ve gönüllüleri yok sayarak işledikleri suçları örtmeye çalışmaktadır.

Hasta hayvan ile sağlıklı hayvanın aynı yere konulduğu, yavru hayvanlar ile yetişkin hayvanların aynı kafeste durduğu bu yerlere sağlıklı giren hayvan da hasta çıkmaktadır çünkü içerisi viral hastalık doludur. Yavru hayvanların çoğu bakımevine geldikten bir hafta ila on gün içinde ölürler. Viral hastalıkların bulaşma riskini ortadan kaldırmak için gerekli önlemler alınmamaktadır. Bakımevleri kalabalıktır. Bu kalabalıklar, güçlü olan hayvanın zayıf olanı ezmesine, yemek ya da kızgınlık kavgası sırasında hayvanların birbirine zarar vermesine neden olur. 

Bakımevleri kamu çalışanları için bir nevi sürgün yeridir. Bakımevi çalışanlarının çoğu bu yerlere sürülmüştür ve işini severek ve isteyerek yapmamaktadır. Tabii ki bu durum en çok hayvanları etkilemektedir. Eğer bir bakımevi çalışanı bir hayvana şiddet uygularsa ceza bu kişiye değil belediyeye kesilmekte yani ceza bedeli bizlerin vergilerinden ödenmektedir. Zaten kamu çalışanlarının ceza alması çok zordur. Çünkü daha soruşturma başlamadan ilgili makamların çalışanların soruşturulmasına izin vermemesi sebebiyle ortaya çıkan “soruşturma engeli” ile uğraşmak zorundayız.

Biliyor musunuz, bakımevleri ile ilgili fotoğraflarda ya da direkt ziyaretlerimizde eğer etrafta dışkı görüyorsak bu bizi sevindirir çünkü bu hayvanlara yemek verildiği anlamına gelir. Pek çok bakımevi dışkı temizlememek için hayvanlara yemek, idrar temizlememek için hayvanlara su vermez.. Bu yerler veteriner izinde diye ayağı kırık, kaza geçirmiş bir hayvana günlerce müdahale etmeyebilir, veteriner varken bile tedaviye almayabilir. Çoğu bakımevinde veteriner cerrahi uzmanı olmadığı için zaten uygun tedavinin uygulanması da mümkün değildir. 

İŞTE HAYVANLARI TOPLAYIP KOYUN DEDİĞİNİZ YERLER BURALAR. HİÇBİR HAYVAN BUNU HAK ETMEZ VE BİRAZ ADALETLİ OLAN BİRİ HAYVANLARA BUNU REVA GÖRMEZ.

24 Ara

Barınaklar Hayvanlar İçin Tecrit ve Ölüm Demek

Gaziantep’te iki köpeğin bir çocuğa saldırması sonucu çocuk ağır yaralandı. Çok üzgünüz ve çocuğun bir an önce sağlığına kavuşarak bu travmayı atlatmasını diliyoruz.

Bu olay üzerine her zaman olduğu gibi sokakta yaşayan hayvanlar ve bazı köpek türleri ile ilgili nefret söylemlerinin arttığını gördük. Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Sahipsiz hayvanların yeri sokaklar değil barınaklardır. Belediye başkanlarına sesleniyorum, sahipsiz hayvanlar için ön alın, sıcak, güvenli barınaklar kurun.”dedi.

Cumhurbaşkanına Hayvanları Koruma Kanunu’na göre belediyelerin görevinin hayvanı alıp, tedavi edip, kısırlaştırıp aldığı yere geri bırakmak olduğunu, belediyelere bağlı barınakların “geçiçi bakımevi” olarak tanımlandığını hatırlatmak istiyoruz.

17 yıldır yürürlükte olan Hayvanları Koruma Kanunu hiçbir şekilde uygulanmadığını, yerel yönetimlerin ve Tarım Bakanlığı’nın yasadan doğan sorumluluklarını yerine getirmediğini, belediyelere bağlı bakımevlerinin ölüm ve tecrit kampı olduğunu biliyoruz. Bizler yıllardır sokakta yaşayan hayvanları yaşatma konusunda sorumluluğu olan belediyelerden hayvanları korumaya çalışıyoruz. Herhangi bir barınağa giden bir kişi bu yerlerin hayvanlar için uygun olmadığını zaten görebilir.

Sokakta yaşayan hayvanların hayatını kolaylaştırmak, insan-hayvan çatışmasını azaltmak için hiçbirşey yapmayan belediyeler yıllardır görevlerinden kaçmak için hayvanları öldürüyor, tecrit ediyor, bilinmeze yolluyor. En temel görevi olan kısırlaştırmayı bile yapmayan bu kurumlar yüzünden sokaktaki hayvanlar bitmeyen bir soykırım yaşıyor.

Kanuna göre “tehlike arz eden hayvanlar” olarak tanımlanan ve yuvalandırılmaları yasak olan hayvanlar için de durum çok farklı değil. Bakımevlerinde ömür boyu hapse mahkum olan bu türler canavar olarak gösteriliyor. Oysa suçlu olan bu türler değil bu türleri şiddet ile yetiştiren kişiler, cezayı neden bu kişiler çekmiyor? Dövüşlerde silah olarak kullanılan bu türleri dövüştüren kişiler yeni yasaya göre 3 aydan 2 yıla kadar yargılanabilecek. Bu cezanın hiçbir anlamı yok çünkü bu ülkede 3 yılın altındaki cezalar erteleniyor yada para cezasına çevrilebiliyor.

Bu türlerin yuvalanması, üretimi, satışı yıllardır yasak olmasına rağmen el konulan hayvan sayısı her sene artıyor. Bu sorunu yasaklayarak çözemeyeceğimiz çok açık. Bu yüzden bizim talebimiz türlerin yasaklanması değil, denetimlerin artırılmasıydı. Bu hayvanlara yuva olan kişilere eğitim verilmesi ve bu kişilerin denetlenmesi ile bu sorunu çözebilirdik ancak çıkan bu anlamsız yasa ile hiçbir sorunu çözemiyoruz.

Eğer sokakta yaşayan hayvanların sorunlarını çözmek isteselerdi öncelikle hayvan üretimini bitirirlerdi. Çünkü petshoplardan satın alınan hayvanların çok büyük kısmının sonu ya sokak yada bakımevi oluyor. Bir istekle satın alınan hayvanlar sorumlulukları fazla olduğu anlaşıldığında, zaten kişi tarafından alınıp satılabilen mallar olarak görüldükleri için, sokağa terk ediliyor.

Sokaktaki insan-hayvan çatışmasının önüne geçmek için öncelikle popülasyonu azaltmak gerekiyor. Ama belediyelerin yaptığı gibi aynı neşterle 10 ameliyat yapmak, anestezi altındayken bile hayvanı geri sokağa bırakmak hayvan soykırımından başka bir şeye sebep olmaz. Belediyeler genel cerrahi prensiplere uyarak, hayvan koruma gönüllüleri ile birlikte çalışarak bu sorunu çok çok önce çözebilirdi ancak YAPMADILAR. Şimdi birde hayvanları kapatmayı, yok etmeyi istiyorlar. Bu sorunun sebebi hayvanlar değil görevini yerine getirmeyen kamu kurumlarıdır. Lütfen tepkinizi gösterirken sokakta kuytu bir köşede yaşam mücadelesi veren canlıları değil gerçek suçluları hedef alın.

09 Ara

Yönetmelik Değişikliği ile Avcılık Kapsamının Genişletilmesine İlişkin Açıklamamız.

7 Aralık’ta Resmi Gazete’de yapılan değişiklik ile “insanların yaralanmasına veya ölümüne neden olan” ve “insan canına veya mala zarar veren” yabanda yaşayan hayvanların “zararlı” sayılabileceği ve avlanabilecekleri yönünde düzenleme getirildi. Ayrıca “insan yaralanması ve ölüm olaylarına sebep olan zararlı ayı ve kurt gibi yaban hayvanlarının her türlü ateşli silah ve ihtiyaç duyulması halinde men edilen avlanma yöntemleri de kullanılarak alandan çıkartılabileceği” söyleniyor. Bu değişiklik hem Türkiye’nin de taraf olduğu Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Doğal Yaşam Ortamlarının Korunması Sözleşmesi’ne hem de Kara Avcılığı Kanunu’na aykırı. Avcılığın hem hayvanların karşı karşıya olduğu yeni tehlikeler hem de değişen algı ve kamuoyu baskısı sebebiyle tamamen yasaklanması gerekirken, tam aksine hayvanların lehine olan mevzuatın da yok sayıldığını görüyoruz. Tarım Orman Bakanlığı’nın düzenlediği av ihalelerine karşı açtığımız davalarda defalarca tekrar etmek durumunda kaldığımız üzere hayvanların afaki bir şekilde zararlı olarak nitelendirilmesi ve zararlı olduklarına dair veri varsa bile veteriner hekimlik uygulamalarının tamamı tüketilmeden avlanması mümkün değil. Bakanlık her seferinde öncelikle uluslararası sözleşmeye koyduğu çekinceye, sonrasında ise gerçekleştirdiğini iddia ettiği denetimlere dayanarak “avlanması gerekmeyen hiçbir hayvanın avlanmadığı” “bu hayvanların zararlı olduğu” “yönünde açıklamalarda bulunmaya çalışıyor. Ancak Bakanlık’ın 2021’de açtığı av ihalelerinde belirlediği katliam kotalarını 2019’dan kalma ve bölgedeki avcılarla birlikte hayvanların bıraktığı izlere bakılarak yaklaşık olarak belirlendiğini bizzat ikrar ettiği resmi Arazi İnceleme Raporları’ndan biliyoruz. Her gün karşımıza koruma statüsü olsun olmasın, kaçak avcılık neticesinde öldürülen hayvanlara ilişkin para cezası kesildiğine dair haberler, hayvanların cesetleriyle avcıların birlikte çekilmiş fotoğraflarını içeren, kendi resmi hesaplarından yaptıkları paylaşımlar çıkıyor. Hayvanları Koruma Kanunu uyarınca nesli yok olma tehlikesi altında olan hayvanı öldürmek yatarı olan birkaç suçtan biri iken avcıların yalnızca adli para cezası alarak haklarında soruşturma açılmadan cezasız kaldıklarını görüyoruz. Hayvan Hakları İzleme Komitesi olarak bu eylül ayında yine Bakanlık’a yaptığımız ve yazın gerçekleşen yangın bölgelerinin tamamında kaç yabanda yaşayan hayvanın öldüğüne dair sorumuza “tespit edilebilen hayvan sayısı 75”tir gibi trajikomik bir cevap verildi. Bunların hepsi bize gösteriyor ki Tarım Orman Bakanlığı’nın yabanda yaşayan hayvanlara dair elinde ne veri var, ne denetim gerçekleştiriyor, ne de kaçak avcılığın önüne geçebiliyor. Üstelik devamlı olarak açıkça hukuka aykırı ihaleler veya bunun gibi yönetmeliklerle avın kapsamı genişletilmeye çalışılıyor. 

Çizim: Aslı Alpar

Bu değişiklik hayvanlara düşman olan bir bakış açısının sonucu. Biz bu duruma geçtiğimiz yıl Kara Avcılı Kanunu’nun 9. maddesinde yapılmak istenen değişiklik ile de şahit olduk. Yapılmak istenen değişiklik  “tabiata ve türlerine zararlı” olduğu düşünülen hayvanların diplomatik pasaport taşıyanlar, devlet misafirleri, zenginler yani nüfuz sahibi kişiler tarafından ücretsiz olarak avlanması amacını taşıyordu. Bugün geldiğimiz noktada iktidarın yıllardır topluma pompaladığı öç alma kültürünü bu değişiklik ile pekiştirdiğini görüyoruz. Hayvanların yaşam alanlarına giren kişiler kendilerini, yavrularını ve yaşam alanlarını korumaya çalışan hayvanlar ile yaşam alanları insanlar tarafından talan edildiği için yerleşim alanlarına yaklaşıp yemek bulmaya çalışan hayvanları acımasızca öldürebilecek. 

Bu sene yangınlar ile yok olan ormanlar yüzünden yaşam alanları daha fazla daralan yabanda yaşayan hayvanların yaşam haklarının ısrarla yok sayıldığını görüyoruz. Yasa koyucuları hayvanlardan, doğadan ve yaşamdan yana olmaya çağırıyoruz. Zararlı olarak gördükleri hayvanların doğuştan gelen haklarına saygı gösterilmesi gerektiğini söylerken tekrar zararlı olanların hayvanlar değil, insanlar ve avcılar olduğunu hatırlatıyoruz.Bizler umudumuzu yitirmeden mücadele etmeye devam edeceğiz. Bilimsellikten, adaletten ve eşitlikten uzak bu yönetmeliğin iptali için en kısa sürede dava açacağız, nihai amacımız da her zaman olduğu gibi avcılığın tamamen yasaklanması olacak. 

Yazan: Av. Hacer Gizem Karataş ve Fatma Biltekin

21 Eki

Baroların ve Derneklerin Elazığ Davası’na katılma talebi reddedildi.

Bugün (21 Ekim) Elazığ Geçiçi Bakımevi’nde yaşanan hayvan hakkı ihlalleri ile ilgili  Elazığ Adliyesinde, 2. Asliye Ceza Mahkemesinde görülen davaya müdahil olmak isteyen baroların ve stk’ların müdahillik talebi doğrudan zarar görmedikleri gerekçesiyle reddedildi, duruşma salonuna çevik kuvvet getirildi. Dava 25 Ocak 2022 tarihine ertelendi.

Elazığ Geçici Bakımevi ve Rehabilitasyon Merkezi ile ilgili olarak burayı ziyaret eden gönüllüler tarafından hayvanlara kötü muamelede bulunulduğu, çiftlikte yaşayan hayvanlara uygun ilaçların kedi ve köpeklere kullandırıldığı, yaralı kedilerin bir oda içinde ve toplu halde tutulduğu, kafes içindeki parazitlerin temizlenmediği, dışkıların hayvan kafeslerinde bırakıldığı, mama kaplarının olmadığı ve kafeslerin pis ve bakımsız olduğu yönünde Elazığ Belediyesi Geçici Bakımevi müdürü ve veteriner hekimler hakkında suç duyurusunda bulunulmuştu. Savcı olay yeri inceleme gerçekleştirerek, iddia edilen hususları doğrular nitelikte tespitlerin olduğu bir tutanak düzenlendi ancak Elazığ valiliği soruşturmaya izin vermedi. Bunun üzerine gönüllüler davayı bölge idare mahkemesine taşıdı. Üst mahkeme, hayvanların sağlıklı şartlarda barınmasından sorumlu olanların görevlerini kötüye kullandıkları yönünde kuvvetli şüphe hali bulunduğundan soruşturma izninin verilmesi gerektiğine hükmederek Elazığ Valiliği’nin kararını kaldırdı, bakımevi müdürü ve veteriner hekimlerinin de dahil olduğu 4 sanık hakkında kamu davası açıldı.

Ankara Barosu adına davaya katılan avukat Burcu Yağcı, keşfin çok erken yapıldığını bu yüzden personelin henüz temizlik yapmadığını, temizlik ve tıbbı bakım ile ilgili hiçbir ihtiyaçlarının olmadığını söyleyen sanıkların bu ifadelerinin bilirkişi raporu ile tamamen çeliştiğine dikkat çekti. Sanıkların kendi ifadeleri ile de çeliştiğini belirten Yağcı, “sanıklar bir yandan ameliyathanedeki görüntülerin ameliyat sırasında yada sonrasında çekilmiş olabileceğini söyleyerek kendini savunuyor diğer yandan ise keşfin çok erken bir saatte yapıldığını, sabah 9’a kadar bakımevinde kimsenin olmadığını söylüyor. Keşif sabah 7’de yapıldığı için o saatte ameliyat yapılması mümkün değil” dedi. Hayvanların birbirini yediği iddiası için de sanıkların sorumluluk almadığını söyleyen Yağcı, sanık veterinerlerden birinin hayvanların kaldığı yer ile çatı arasında bulunan 30 cm’lik açıklıktan giren yaban hayvanlarının kedileri yemiş olabileceği savunmasının mantıklı olmadığını belirtti. Yağcı, sanıkların, bakımevinde bulunan tarihi geçmiş ilaçlar ile ilgili ilaçları imha etmek için tuttukları bahanesini öne sürdüklerini; sağlıklı hayvanlarla hasta hayvanların aynı bölmelerde tutulduğunu kabul ettiklerini; ölen hayvanların çöpe atılmadığını, gömüldüğünü iddaa ettiklerini ama hiçbirinin bu işleme katılmadığını belirttiğini söyledi.  Yağcı son olarak “kedilerin kaldıkları bölümü kalabalık sebebi ile ikiye ayırdıklarını söyleyen sanıklar daha sonra bu bölmenin bir tarafının ısınmadığını belirtti böylece hayvanları soğukta tutttuklarını kabul etmiş oldular” dedi. 

Davaya İzmir Barosu adına katılan avukat Tuğçe Berber Baroların Avukatlık Kanunu gereği hukukun üstünlüğünü sağlamakla yükümlü olduğuna ve hukukun sadece insanlar için olmadığına değindi. Katılma taleplerinin reddedilmesi davaların takipçisi olmayı bırakacakları anlamına gelmediğini, hayvanlar için adalet mücadelesi vermeye devam edeceklerini söyleyen Berber, bu davanın kazanılmasının, Türkiye’de bir ilk olması sebebiyle, tüm barınaklarda gerçekleşen ihlalleri azaltabileceği yönünde bir umut olduğunu belirtti. STK’ların ve gönüllülerin katılma taleplerinin ret edilse bile celselere gelmesinin önemli olduğunu söyleyen Berber, 25 Ocak’taki celsede daha kalabalık olma çağrısı yaptı.

19 Eki

BİLGİ EDİNME HAKKIMIZ GASP EDİLİYOR.

CİMER aracılığıyla Tarım ve Orman Bakanlığına başvuru yaparak, Anayasa’nın 74. ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin İfade Özgürlüğü başlıklı 10. maddesi kapsamında olduğuna hükmettiği bilgi edinme hakkımızı kullanarak; Temmuz ve Ağustos aylarında Türkiye’de meydana gelen yangınlarda hayatını kaybetmiş olan yabanda yaşayan hayvan sayısını sorduk..

Tarım ve Orman Bakanlığının 24 saat içinde, “tespit edilebilen toplam yaban hayvanı sayısı 75’dir.” cevabını verdi. Akıl ve mantığa her türlü aykırı olan bu sayının gerçeğe uzak olduğu ilk bakışta dahi anlaşılabiliyor iken, gerek yangınlardaki kurtarma çalışmalarında görev alan komite üyelerimizin, gerek ise iletişimde olduğumuz ve sahada hayvan kurtarma çalışmalarına katılan diğer hayvan hakları savunucularının bölgede yer alan veteriner hekimlerden öğrendiği sayılar; bu cevabın hayvanların yaşam hakkına yönelik nasıl bir bakış açısı olduğunu ve bu hakkın nasıl yok sayıldığını gösterir nitelikte iken, anayasal hakkımıza da duyulmayan saygıyı tekrar ortaya çıkardı.


Bunun üzerine Tarım ve Orman Bakanlığına bir başvuru daha gerçekleştirdik ve söz konusu sayının nasıl tespit edildiği, yangınlarda hayatını kaybeden yabanda yaşayan hayvan sayısının gerçekte tutulup tutulmadığını öğrenmek istediğimizi belirten bir başvuru daha yaparak; 75 sayısının gerçeğe ve mantığa uzaklığını vurguladık. Bu sefer aldığımız cevap ise, “başvurunuzda tarafınıza verdiğimiz yanıtta da ilettiğimiz gibi ülkemizde meydana gelen yangınlarda hayatını kaybetmiş olduğu tespit edilebilen toplam yaban hayvanı sayısı 75’dir.” yanıtı verildi. (vurgular cevap veren Bakanlığa aittir.)

Bir ülkenin Tarım ve Orman Bakanlığının, aylarca birden çok şehirde süren ve hektarlarca ormanlık alanın yok olduğu bir felakette, yabanda ölen hayvan sayısını belirleyememesi bir imkansızlık halini değil, apaçık böyle bir felakete ve hayatını kaybeden hayvanlara karşı umursamazlığını işaret etmektedir. 

Doğrudan AİHM’in sözlerinden alıntı yapmak gerekirse, “Bilgiye erişim hakkı, söz konusu bilginin aldatıcı, hatalı ya da yetersiz olduğu durumlarda hükümsüz hale gelecektir. Bilgiye erişim hakkına saygı, özellikle Devlet’e ait hukuki bir yükümlülükten kaynaklandığı durumlarda, söz konusu hak kapsamının bilginin güvenilebilir olmasını gerektirdiğini ve bir ihtilaf ortaya çıkarsa, ilgili başvuru yolunun bilginin içeriğini ve niteliğini, çekişmeli yargı çerçevesinde incelemeyi gerektirmektedir.”

Tarım ve Orman Bakanlığı için yabanda yaşayan hayvanların bölge bölge sayılarının bilinmesi bir yükümlülüktür. Verilen bu cevaplar ile, ya bu yükümlülüğün yerine getirilmediği ve bu yüzden bilgi edinme hakkımızın kullandırılmadığı; ya da bu yükümlülüğün yerine getirildiği ancak tarafımıza doğru bilgi verilmeyerek yine bilgi edinme hakkımızın kullandırılmadığı iki ihtimalden birinin gerçekleşmiş olduğu anlaşılmaktadır.

Bu noktada etik ve tüm türlerin yaşam hakkına yönelik görüşlerimiz baki olmak üzere konu gereği doğrudan uluslararası ve ulusal mevzuata aykırılık teşkil eden bir durumdan  bahsetmek gerekmektedir. Tarafımıza verilen cevapla meydana gelen çelişki, Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından gerçekleştirilen düzenli bir hukuka aykırılık olan, her yıl “av ihaleleri” gerçekleştirerek nesli tükenme tehlikesi altında olan hayvanların yaşam hakkının kotalara sığdırılması ve acentelere rant karşılığı avlanma hakkı izni verilmesi hususundan kaynaklanmaktadır. Türkiye’nin de taraf olduğu Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Doğal Yaşama Ortamlarının Korunması Sözleşmesine aykırı olarak, hem koruma altında olan hayvan türlerinin yaşam hakkı doğrudan ihale konusu haline getirilmekte; hem de bu sözleşme uyarınca koruma altında olmasa dahi diğer türlerin avlanılmasına izin verilerek koruma altında olan türlerin doğal yaşam ortamlarına avcılar tarafından girilmesine sebep olunmakta, söz konusu sözleşme tamamen ihlal edilmektedir. Her yıl hayvan hakları ve çevre savunucuları tarafından davalar açılarak, söz konusu av ihaleleri iptal edilmeye çalışılmaktadır. Bu davalarda idarenin karşılık olarak verdiği yegane cevap, sözleşmeye Türkiye tarafından çekince koyulduğu ve popülasyonun arttığı noktalarda avcılığa izin verilebileceği savunmasıdır. Ne var ki daha sonra mahkeme tarafından sözleşme uyarınca popülasyon artımına yönelik bilimsel raporların ibraz edilmesi istendiğinde, bu raporlar sunulamamakta ve ihaleler iptal edilmektedir. 

Tarım ve Orman Bakanlığına sormak istediğimiz soru şudur: eğer av davalarında böyle bir savunma ile karşımıza geliniyorsa, eğer her yıl Türkiye’nin dört bir yanında av izni veriliyor, katiller için çekilişler yapılarak avlanma hakkı veriliyor, hayvanlar kotalar olarak tanımlanarak acentelere ihaleler veriliyor ise bakanlığın elinde yabanda yaşayan hayvanlara ilişkin bir veri var demektir. Bu halde neden bu davalarda bu veriler hiçbir zaman sunulamıyor, veya yaptığımız başvurularda 75 hayvanın tespit edilebildiğine yönelik ciddiyetsiz cevaplar nasıl verilebiliyor? Eğer bu veriler Bakanlık’ta yoksa, neden tutulmuyor? Daha toplam kaç yabanda yaşayan hayvanın olduğunu bilmeyen Bakanlık, nasıl oluyor da aynı bölgelerde popülasyon arttı diyerek av ihalesi gerçekleştirebiliyor?

Sadece bu bilgi edinme başvurusu için değil HAKİM olarak ihlal raporları için yaptığımız başvurularda da yıllardır aynı sorunları yaşıyoruz. Bakanlık sorularımızı cevaplamıyor ya da doğru olmadığı çok açık olan cevaplar veriyor. Sadece bizlerin değil milletvekillerinin de bilgi alma hakları mecliste gasp ediliyor. Milletvekillerinin bakanlıklara yönlendirdiği sorular çoğu zaman cevapsız bırakılıyor ya da geçiştirmelik cevaplar veriliyor. 

Türkiye’de bilgi edinme hakkı devlet tarafından en kullandırılmayan, şeffaflığı engelleyen hakların başında geliyor. Hak savunucusu toplulukların hiçbir bilgiye ulaşamamayı ve kapalı kapılar ardında hak ihlallerinin gizlenmesini kanıksayacak hale gelmeleri isteniyor. Ancak bu duruma asla alışmayacağız. Hayvanların haklarını savunmak, ihlalleri görünür kılmak için çabalarken bizim için en önemli anayasal haklardan biri olan bilgi edinme hakkımızın, AİHM kararları doğrultusunda aldatıcı, hatalı veya yetersiz olmaksızın doğru bilgi edinme hakkını karşıladığı gerçeği yok sayılmadan kullandırılması için mücadele edeceğiz. 

03 Eki

Hayvan Hakları Dernekleri av katliamına karşı dava açtı, açılan davalara müdahil oldu.

“Av turizmi” kapsamında Adana, Mersin, Hatay, Niğde ve Kayseri’de nesli tükenme riskiyle karşı karşıya olan 70 yaban keçisinin öldürülmesine engel olmak için hayvan hakları dernekleri tarafından Adana 2. İdare Mahkemesi’nde Tarım ve Orman Bakanlığı’na dava açıldı. Aynı zamanda Türkiye çapındaki tüm av ihalelerinin ve Merkez Av Komisyonu kararlarının iptalini talep eden İzmir ve Ankara Baroları’nın açtığı iki ayrı davaya da müdahillik başvurusunda bulunuldu.

Vegan Derneği Türkiye (TVD) ve Hayvan Hakları ve Etiği Derneği; Yunuslara Özgürlük Platformu, Hayvanlara Adalet Derneği (HAD) ve Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM)’nin katkılarıyla, Türkiye’de nesli tükenme tehlikesi altındaki 70 yaban keçisinin 2021-2022 Av Yılı Av Turizmi Uygulama Talimatı çerçevesinde Adana, Mersin, Niğde, Hatay ve Kayseri’de öldürülmesini engellemek için Tarım ve Orman Bakanlığı’na dava açtı.

Ayrıca, İzmir Barosu ve Ankara Barosu’nun açtığı Türkiye çapındaki tüm av ihalelerinin ve Merkez Av Komisyonu (MAK) kararlarının iptalini talep eden davalara müdahillik başvuruları da 29 Eylül Çarşamba günü, İstanbul’da Çağlayan Adliyesi’ne teslim edildi. Hukuka ve Anayasa’ya aykırılık gerekçesiyle baroların iptalini istediği av kararları iptal edilmezse, Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği’nın kırmızı listesinde nesli tehdit altında olan üveyik ve elmabaş patka kuş türlerinin yanı sıra tilki, çakal, yabani tavşan, ada tavşanı ve yaban domuzu gibi kara memelileri de öldürülecek.

Hayvan katliamı “kamu menfaati” olamaz

31 Mart 2022 tarihine kadar 18 parti halinde 70 yaban keçisi “acente kotasının avlattırılması işi” ihalesinin yürütmesinin acilen durdurulmasının ve iptal edilmesinin talep edildiği dava dilekçesinde, yaban keçilerinin avlanması üzerinden maddi gelir elde edilmesinin ulusal ve uluslararası mevzuata aykırılık teşkil ettiği vurgulandı.

Dava konusu ihalenin Tarım ve Orman Bakanlığınca Bern Sözleşmesi’nin, Hayvanları Koruma Kanunu’nun ve Kara Avcılığı Kanunu’nun öngördüğü şartlara uyulmadan düzenlendiğini belirten dilekçede, “Bu ihale sürecinin işlemeye devam etmesi, hem ihale konusu hayvanların yaşam hakkı hem de yaban hayatının korunması anlamında telafisi imkânsız zararlar doğuracaktır. Bu zararların önüne geçilebilmesi için; 31.03.2022 tarihine kadar sürecek av ile ilgili olarak İdari Yargılama Usulü Kanunu md.27/2 gereğince idarenin savunmasının alınması beklenmeden davası konusu ihalenin yürütmesi durdurulmalıdır” ibaresine yer verildi.

Hayvanların yaşam hakkına vurgu yapılan ve geçtiğimiz yıl ceylanlar, yaban keçileri ve kızıl geyikler için farklı şehirlerdeki baro ve STK’ların açtığı davaların kazanıldığını hatırlatan dilekçede, “Doğal yaşam alanında yaşamakta olan, yaban hayatın gerekliğini sağlayan, kendi yurdunda ve tabiatında kimseye zarar vermeden nesli tükenme tehlikesi altında olan yaban keçilerinin öldürülmesinin paraya çevrilme işlemi kamu düzenine tamamen aykırı bir işlemdir. Kamunun zorlayıcı gücü öldürme eylemini kapsamamaktadır. Daha önceki iptal kararlarında da kararı veren mahkemelerce defalarca tekrar edildiği üzere, hiçbir canlının yaşam hakkı ihlal edilemez ve elinden bu yaşam hakkı alınamaz. Söz konusu ‘turizm ve ekonomi’ adına canlıların vurularak vahşice katledilmesi sonrasında kazanılacak paranın kamu menfaati olarak görülebilmesine imkan bulunmamaktadır. Anayasal bir hak olan yaşam hakkı yalnızca insanların değil, insan dışı hayvanların da gözetilmesi gereken temel haklarındandır” dendi.

Açılan davada yürütmenin durdurulması kararı alınması, 31 Mart 2022 tarihine kadar av acenteleri aracılığıyla avcılarca öldürülmesi planlanan her bir hayvanın kurtulmasını sağlayacak.

Örnek dava ve müdahillik dilekçelerimiz herkese açık

Hazırladığımız örnek dilekçeler, dava açmak ve/veya açılan davalara müdahillik başvurusunda bulunmak isteyen tüm şahıslara, derneklere ve barolara açık. Bu bağlantıya tıklayarak Google Drive klasörüne eklediğimiz dilekçeleri edinebilirsiniz.

Dilekçeler; Rize’den Afyonkarahisar’a Konya’dan Erzurum’a kadar farklı illerde avlanması planlanan kızıl geyik, çengel boynuzlu dağ keçisi ve Türkiye’ye endemik bir tür olan Anadolu yaban koyunu gibi farklı türleri kapsıyor. 

Kolektif hukuki mücadeleye önem verdiğimiz için av karşıtı mücadeleye katılmak isteyen herkesle irtibatta kalmak isteriz.

Geçtiğimiz yıl Antalya ve Isparta’daki “av ihalesine” karşı Salda için Türkiye Grubu ve A Platformu ile birlikte hareket etmiş, 28 yaban keçisinin katledilmesini engelleyen dava sonucunu duyurmuştuk. Aynı zamanda Türkiye çapında “Av Turizmi Uygulama Talimatı”nın iptali için Tarım ve Orman Bakanlığı’na karşı Salda için Türkiye Grubu’ndan Hediye Gündüz’ün açtığı iptal davasına da müdahillik başvurusunda bulunarak diğer STK’lara da çağrı yapmıştık.

Hayvan katliamını engellemek için gelin birlikte mücadele edelim.

Örnek dava dilekçelerini ve dava dilekçelerine eklenebilecek 2020’de kazanılmış av karşıtı davaların emsal kararlarını edinmek için bu Google Drive bağlantısına tıklayabilirsiniz.