05 Haz

Tarım ve Orman Bakanlığı’na: Hazine arazileri atların rehabilitasyon alanı için kullanılsın!

Basına ve kamuoyuna,

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Adalar’da fayton sömürüsünden kurtulan atları “tarım ve hayvancılığın desteklenmesi” kapsamında “yetiştiricilere, kamu kurum ve kuruluşlarına, yetiştirici birliklerine” bedelsiz verme kararını kabul etmediğimize dair 63 örgüt ve inisiyatifin imzacı olduğu bir metni 14 Mayıs’ta sizlerle paylaşmıştık. 

Hayvan hakları örgüt ve topluluklarının çağrısına kulaklarını tıkayan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu sosyal medya hesaplarından, İstanbul Veteriner Fakültesi’ne 20 atın bedelsiz verildiğini duyurdu. Bunu kabul etmiyoruz!

Bununla birlikte bu defa da Adalar’da fayton sömürüsünden kurtulan atların haklarını korumakla yükümlü olan Tarım ve Orman Bakanlığı’na sesleniyoruz!

Tarım ve Orman Bakanlığı, 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu kapsamında korumakla ve sağlık durumlarını kontrol etmekle yükümlü olduğu atların, gerek Adalar’da gerekse Türkiye’nin birçok kentinde turistik gerekçelerle faytoncular tarafından yıllarca sömürülmesine, yasadışı şekilde nakillerinin yapılmasına, hasta edilip öldürülmesine göz yumdu. 5199 sayılı kanunun 24. maddesi gereğince Tarım ve Orman Bakanlığı’nın “hayvanların bakımını ciddi şekilde ihmal eden ya da onlara ağrı, acı veya zarar veren” kişilerin elinden atları alma ve hayvanları koruma altına alma yükümlülüğü olmasına rağmen bugüne kadar bu konuda hiçbir yetkisini kullanmamıştır.

Üstelik 23 Aralık’tan bu yana Tarım ve Orman Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Dr. Nihat Pakdil imzasıyla Dünya Hayvan Sağlığı Örgütü’ne (OIE) gönderilen ve OIE web sitesinde kamuya açık biçimde paylaşılan toplam 11 raporun hiçbirinde öldürülen at sayısının 105’e çıktığı bildirilmemiş, yalnızca 81 atın Ruam sebebiyle öldürüldüğü aktarılmıştır.

Ekran görüntüsü OIE web sitesinden, WAHIS arayüzünden 28 Mayıs 2020’de alınmıştır.

Hatta Türkiye’de farklı dönemlerde meydana gelen Ruam salgınları basına ve Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) raporlarına yansımış olmasına rağmen, 2005-2020 arası Türkiye’den OIE’ye gönderilen Ruam (glanders) bildirimlerinde yalnızca 2017 ve 2019’daki salgınların rapor edildiği görülmüştür. Öldürülen toplam at sayısı konusunda OIE’ye net ve güncel bilgi vermeyen Tarım ve Orman Bakanlığı yetkilileri, salgının önlenmesi ve hayvan sağlığına yönelik uluslararası sorumlulukları konusunda da sınıfta kalmıştır.

Ekran görüntüsü OIE web sitesinden, WAHIS arayüzünden 7 Haziran 2020’de alınmıştır.

Yaşanan son Ruam salgını ile sistematik hale getirilmiş olan bu sömürünün hem hayvanlar hem de insanlar için nasıl bir tehdit olduğu ise nihayet anlaşıldı ve Adalar’da atlı faytonculuğun yasaklanması ile Adalar’da ve Türkiye çapında yeni bir süreç başladı.

Adalar’da 2011’den beri yalnızca Ruam kaynaklı en az 726 at öldü!

Hatırlatalım! TBMM Hayvan Haklarını Araştırma Komisyonu’nun Meclis Başkanlığı’na sunduğu raporunda da belirtildiği gibi, Türkiye’de yalnızca Adalar bölgesinde 2011 yılından bu yana ne yazık ki net olmamakla birlikte 621 at (19 Aralık 2019 sayıları ile en az 726 oldu) Ruam hastalığı nedeniyle öldürüldü. Yine aynı rapora göre Ruam karantinası kurulmasına rağmen hastalık önlenemedi. 

Hem halk sağlığını tehdit eden hem de korumakla yükümlü olduğu hayvanların en temel haklarını yok sayan atlı faytonculuğa yıllarca göz yuman Tarım ve Orman Bakanlığı bugün, faytonları yasaklayarak atları satın alan İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bu atların kalan ömürlerini sömürüden uzak bir şekilde tamamlayabileceği rehabilitasyon merkezi için alan göstermek zorundadır. Yıllardır çeşitli nedenlerle devreye sokmadığı asli ve kanuni yükümlülüğünü bu kez ortak bir amaç için paylaşarak İBB yetkisindeki atlar için İBB ile ortak bir protokol imzalamalıdır.  

Hazine arazileri sadece “yatırım teşvik” etmesin: Atların rehabilitasyon alanına ihtiyacı var

Atların kalan ömürlerini sömürülmeden yaşayacağı rehabilitasyon alanı 2019 yılı Ağustos ayında Çevre ve Şehircilik Bakanlığının Milli Emlak Genel Tebliği’nde Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliğ‘inde açıkladığı karara istinaden sağlanabilir. Hazineye bağlı bu arazileri isteyen vatandaşlar Milli Emlak’ın resmi sayfasından görüntüleyebilir.

Hazineye bağlı bu arazi ve tarım alanları bugüne dek “yatırım teşviki” kapsamında sanayicilere ve çiftçilere bedelsiz ve/veya uzun vade-düşük ödeme seçenekleri ile verildi. 25 Mayıs tarihinde Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli koronavirüs salgını tedbirleri kapsamında bu arazilerin bir kısmının bedelsiz verildiği bilgisini kamuoyu ile paylaştı. Bu araziler bugün, her yıl baş gösteren, yüzlerce hayvanın hayatını kaybetmesine neden olan ve insan sağlığını riske atan bir başka salgının da önüne geçmek, hayvan hakları konusunda örnek bir karar almak için atların sömürülmeden yaşayacağı rehabilitasyon alanına dönüştürülebilir.

Taleplerimiz

Taleplerimiz 2000’li yılların başından beri aynı: Fayton sömürüsünden hayatta kalan atlar artık sömürülmeyecekleri rehabilitasyon alanında yaşamalı!

Buradan hareketle Tarım ve Orman Bakanlığı’na sesleniyoruz:

  • Başta Tarım ve Orman Bakanlığı olmak üzere kamunun ilgili bakanlıkları (yetkili kurumların hayvan hakları savunucuları ile paylaştığı bilgiye göre) 1235 at için uygun rehabilitasyon merkezi için alan sağlasın ve bu amaçla İBB ile ortak protokol imzalasın,
  • Tarım ve Orman Bakanlığı bu alanın inşası için katkı sunsun, 
  • Rehabilitasyon alanı inşası sırasında hayvan hakları örgüt ve oluşumları ile birlikte hareket edilsin,
  • Atların mevcut ve gelecekteki durumuna dair tüm süreçler şeffaf bir şekilde yönetilsin.

İmzacılar:

Hayvan Hakları ve Etiği Derneği

Hayvan Hakları İzleme Komitesi

Yunuslara Özgürlük Platformu

Hayvanlara Adalet Derneği

Dört Ayaklı Şehir

Empati Derneği

VEGvorous

İstanbul Animal Save

Animal Save Ankara 

Yıldız Teknik Üniversitesi Vegan Vejetaryen Topluluğu

Yıldız Teknik Üniversitesi Hayvan Hakları Kulübü

İstanbul Şehir Üniversitesi Hayvan Hakları Kulübü

FMV Işık Üniversitesi Hayvanseverler Kulübü 

İzmir Ekonomi Üniversitesi Hayvanseverler Kulübü 

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa/Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Sempati Cerrahpaşa Kulübü

İstanbul Üniversitesi Hayvanları ve Hayvan Haklarını Koruma Kulübü

Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hayvan Dostları Topluluğu  

Maltepe Üniversitesi Hayvan Dostları Kulübü 

Kütahya DPÜ Hayvan Haklarını Koruma Topluluğu 

İstanbul Gedik Üniversitesi Hayvanları Koruma Kulübü 

Sakarya Üniversitesi Doğa ve Hayvan Hakları Topluluğu

Galatasaray Üniversitesi Sokak Hayvanlarını Koruma Kulübü

Hitit Üniversitesi Hayvan Hakları Kulübü 

Atatürk Üniversitesi Hayvanseverler Kulübü

İstanbul Medipol Üniversitesi Hayvanları ve Doğayı Koruma Kulübü

İstanbul Aydın Üniversitesi Etik ve Hayvan Hakları Kulübü 

İzmir Vegan İnisiyatifi

ODTÜ Hayvan Dostları

Hayvanların Yaşam Hakları Konfederasyonu (HaykonFed)

Anadolu Hayvan Hakları Federasyonu

Karadeniz Hayvan Hakları Federasyonu

Ege Hayvan Hakları Federasyonu

Marmara Hayvan Hakları Federasyonu

Akdeniz Hayvan Hakları Federasyonu (Kurucular Kurulu)

Hayvan Özgürlüğü Kolektifi

Tiyatro Tanımsız

İstanbul Vegan İnisiyatifi

Yaşam Nöbeti

HerYerKazDağları

Deneye Hayır Derneği

Faytona Binme Atlar Ölüyor Platformu

Yük Hayvanlarını Koruma ve Kurtarma Derneği

Hayvan Özgürlüğü İnisiyatifi

Vegan Derneği Türkiye

02 Haz

Adaların Atları hayvanların özgürlüğünü istemiyor!

Adaların Atları hayvanların özgürlüğünü istemiyor!

Bu metni Adaların Atları Platformu’nun “özgürlük” yanılsamasına karşı yazıyoruz.

Adaların Atları Platformu, İstanbul Adalar’da fayton sömürüsünden kurtarılan atların Adalar’da yaşayanlara satılması ve atlı fayton sömürüsünün sürmesini talep eden bir oluşumdur.

Platform gerek basında gerekse sosyal medyada, yetkililerin şeffaf olmaması ve biz hayvan özgürlüğü aktivistlerinin etkili bir kampanya örgütleyememesi söylemi üzerinden fırsat yaratarak Adalar’da akıbeti belirsiz olan atların yeniden faytonlara koşulmasını talep ediyor ve bu taleplerini “hayvan refahı” ile açıklamaya çalışıyor.

“Adalar Postası”, “Dünya Mirası Adalar” gibi bir takım oluşumların fayton yanlısı taleplerini savunan Adaların Atları Platformu’nun atlı fayton işkencesinin yasaklanmasının ardından kurulduğuna dikkat çekmek istiyoruz. Bu ekibin üyeleri, 19 Aralık’ta atların Ruam nedeniyle öldürüldüğü, hayatta kalan atların karantinaya alındığı süreçte atların özgürlüğü için mücadele eden Yaşam Nöbeti’ne ve ardından konunun takibini sürdüren hayvan hakları oluşumlarına destek vermedi. Üstelik bu süreçte bireysel hesaplardan, farklı medya organlarından ve Adalar’a dair çeşitli sosyal medya profillerinden faytoncular ile birlikte içerikler oluşturarak atlı fayton yanlısı paylaşımlar yapmışlardır.

Dahası, İstanbul Adalar’da atlar yaz-kış demeden faytonda çalıştırılırken, 25-30 yıllık ömürleri 2 yıla düşerken ve fayton sömürüsü nedeniyle ölen atların bedenleri denizlerden, çöplerden toplandığı dönemlerde de onları görmediniz. Hatta her sene Ruam nedeniyle yüzlerce at hayatını kaybederken, bu ölümler basına yansırken onların sesini yine duymadınız.

Bugün ise Adaların Atları Platformu gerçekleri saptırarak ve şeffaf veriler sunmayarak kamuoyunu yanlış bilgilendiriyor, aldatıyor; atların sömürülmeden yaşayacağı koşulsuz şartsız özgür bir hayat için mücadele eden hayvan hakları aktivistleriyle aynı taleplerde bulunuyormuş gibi çarpıtılmış bir imaj çizmeye çalışıyor.

Bu ekip açıklamalarında yıllardır usulsüz şekilde Adalar’a atları sokan, yasal yükümlülükleri olmasına rağmen sağlık kontrolü ve düzgün beslenme gibi atların refahına yönelik hiçbir sorumluluğu almayan faytonculara mikrofon uzatmaya devam ediyor. Hem atların hem halkın sağlığını tehlikeye atan faytoncular ile söz birliği yaparak Adalar’da atların çeşitli şekillerde insan menfaati için sömürülmesi amacıyla çabalıyor.   

Hayvan özgürlüğü aktivistleri olarak Adalar’da fayton sömürüsünden kurtulan atların çiftçilere verilmesi ve/veya yeniden Adalılara satılması dahil sömürünün süreceği hiçbir sonucu çözüm olarak kabul etmiyoruz! Atların koşulsuz şartsız özgürlüğü için mücadelemize devam ediyoruz. Bu amaçla Tarım ve Orman Bakanlığı ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni şeffaf olmaya, süreci hayvan hakları aktivistleri ile bir arada yürütmeye davet ediyoruz.

Basını ve kamuoyunu da Adaların Atları Platformu benzeri; sömürüden, hayvanlar üzerinden elde edilecek ranttan yana olanlara sırt çevirmeye çağırıyoruz.

Özellikle hak temelli habercilik yapan alternatif medya organlarının atların en temel yaşam haklarının ihlalini savunan Adaların Atları Platformu benzeri oluşumların dezenformasyonlarına alan açmamalarını talep ediyoruz.

Unutmayalım, haklar bütündür. Atların özgürlüğü ve temel yaşam haklarının korunması insan hakları açısından önemli bir yeri de işaret eder: Ya hep beraber ya hiçbirimiz!

20 May

Havai fişekler kuşlara nasıl zarar veriyor?

Çizim: Aslı Alpar

19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı Türkiye’nin dört bir yanında bir kez daha havai fişekler ile kutlandı. Belediyeler paylaşımlarında havai fişek gösterileriyle övünürken, sosyal medya platformlarında binlerce kişi yine doğaya, hayvanlara ve insanlara verdiği zarar yüzünden havai fişek kullanımının yasaklanmasını istedi.

Tam da yavru mevsiminde olduğumuz bugünlerde çatılardan tiz seslerini duymaya alıştığımız kuş yavruları acaba havai fişekler patlatılırken neler yaşadı? Erişkinler nasıl zarar gördü?

Yardıma ihtiyacı olan kuşlara “gökyüzü olmak için” çabalayan Simurg Kuş Yuvası Derneği’ne sorduk, derneğin yönetim kurulu başkanı Alaz Uslu yanıtladı. Üstelik derneğin koruma altına almasının ardından korkularını aşan Kivi adlı bir kuşun umut verici kısa öyküsüyle…

“Merhaba güzel insanlar, diyeceğimiz tek şey zararlı ve tehlikeli olduğu. Bizzat birlikte yaşadığımız kuşlardan bahsedelim. 

Her evde olur, üst raftan atıyorum bir kitap düşer ve pat diye ses çıkar ya… O burada olduğunda bile kuşlar korkuyor, bir hopluyor.

Kuşlar sese çok duyarlı hayvanlar. Avlanma becerilerinde bile birçoğu duyma yetilerini kullanıyor. Mesela karatavuk (Turdus merula) güvercinden küçük, serçeden büyük boyutlarda bir kuş. O kadarcık hayvan toprağı dinleyip altındaki solucanı duyuyor. Ya da bir kulaklı orman baykuşu karın altında kalan avını görmeden yalnızca dinleyerek buluyor. Ya da havada uçan birçok böcekçil kuş türü böceklerin vızıltısını dinliyor. Ya da kuş öten bir hayvan. Ötmek bize hoş geliyor. Ama aslında kuşlar ve başka hayvanlar arasındaki bir iletişim metodu.

Duymanın yine önemi büyük. Havai fişek denilen olayda çıkan gürültü kirliliği tüm gecenin sessizliğinde aniden oluyor. Kuşlar hopluyor. Panikliyor. Uykularında böyle birşeyle karşılaşınca korkudan kalp krizi geçirebiliyorlar. Ölebiliyorlar. Uyku dallarından fırladıklarında zifiri karanlıkta veya araba ışıkları, parlak şehir ışıkları iyice kafa karıştıran bir boyuta geliyor ve gece görmeyen gündüz kuş türlerini o karanlıkta ölüme sürüklüyor. Sesten korkup yerinden kalkıyor ama ölüm sebebi yola düşüp ezilme olabiliyor. Ya da sert bir yere çarpma olabilir. Yani hem doğrudan hem dolaylı olarak kuşları ölüme sürükleyebiliyor.

Eğer burada kuşlar gece uyurken ben bir kitap düşürsem hayvanlar çok korkar. Kalp krizi geçirebilirler ya da yaralanabilirler. Gece uykularında çok sakin yanaşıyoruz ve sessizliğe özen gösteriyoruz. Özellikle depremi birlikte yaşadığımız kuşların uykularında herhangi bir faktör karşısında nasıl tepki verdiğini düşüneceksek, serseri mayın gibi karanlıkta çırpınırken sağa sola çarpmaya bağlı olarak uçma için en gerekli olan primer tüylerini yitiriyorlar. Ve uçamaz hale geliyorlar. 1 aydan fazla uçamaz olarak yoğun ilgiye muhtaç kalıyorlar. Doğada alan daha geniş ama yükseklik ve mesafeler fazla. Çarpma etkisi büyük olabilir. Tüy kaybı yaşanmadan da yaralanma ve ölüm gelebilir.

Biz hemen müdahale ediyoruz tabii. 7/24 kuşlarımızla birlikteyiz.

Çok duygusal ve acıklı bir hikaye ile sonlandıralım: Bir turuncu kanatlı Amazon papağanı kızımız var. Kivi. 4  buçuk yaşında. Bize geldiğinde 1 yaşında bebekti. Gök gürültüsünden inanılmaz korkar ve ağlamaya başlardı. O zaman kucağımızda sakinleşirdi. Artık geçti, aştık bu sorunu.

Neyse ki artık şehirden uzaktayız. Trafik yok, insan sesi yok. Havai fişek yok. Arada bir gençler yüksek sesle müzik açıyor arabalarıyla gelip. Bir de bahçede otururken baykuşlar var etrafta onların sesini dinliyoruz.” 

Kiki (sağda), iyileşme sürecinde kendisini yalnız bırakmayan dostlarından biriyle… Alaz Uslu, Kiki’nin fotoğrafını bize yollarken, rehabilitasyon aşamasında başka türlerin de birbirine destek verdiğini hatırlatıyor.

TBMM’ye: #HavaiFişeklerYasaklansın

TBMM Hayvan Hakları Araştırma Komisyonu’nun Ekim 2019’da Meclis Başkanlığı’nda sunduğu raporda havai fişeklerin:

  • Kuşların göç yolları üzerinde olumsuz etkiye sahip olduğu,
  • Hayvanların gürültüden ve rahatsız edici unsurlardan uzak durmak istedikleri,
  • Doğal yolları bozulduğu için popülasyonlarının olumsuz etkilendiği,
  • Yavrular ve anaçların gürültüden panik olarak kötü etkilendikleri,
  • Göçmen kuşların bu panikle yollarını kaybettikleri,
  • Panik sırasında sağa sola çarpmalarının yaralanmalara ve ölümlere yol açtığı belirtiliyor.

Üstelik rapor ek olarak, havai fişek kullanımı sonucu ortaya çıkan ve insan sağlığına olumsuz etki ettiği bilinen maddelere dair şu bilgileri de veriyor: “Çalışmalar sonucunda havai fişek gösterileri sırasında, çeşitli metalik elementlerin havada yüksek derecede bulunduğu ölçülmüştür. Bu elementler; alüminyum, baryum, bakır, stronsiyum, antimon, kurşun, magnezyum ve potasyum. SO2, azot dioksit (NO2), nitrik oksit, PM10, toplam asılı partikül (TSP) maddesi, PM1, PM2, PM2.5, benzen, toluen, etilbenzen ve ksilen-uçucu aromatik bileşikler (BTEX), perklorat ve klorürdür. Havai fişeklerin patlarken çıkardıkları yüksek ses aynı zamanda çevre kirliğine sebep olmakta ve insanları rahatsız etmektedir” (Uzmanlar aynı zamanda havai fişeklerin özellikle yaşlılar, çocuklar ve otizmli bireylerde korku, panik atak ve endişe haline neden olduğu için bir risk faktörü olduğunun altını çiziyor).

Komisyon raporunda, bu durumun önlenmesi amacıyla havai fişek izninin sıkı kurallara bağlanarak istisnai bir durum haline getirilmesi gerektiğini vurguluyor.

Ancak havai fişek kullanımının istisnalar ile sınırlandırılması yeterli değil. Çünkü “can alabilen bir istisna” kabul edilemez. Tavsiye kararının bu şekilde yasalaşmasıyla ileride karşılaşabileceğimiz herhangi bir istisnanın hiçbir canlının yaşamına mal olmasını istemiyoruz.

Siz ne yapabilirsiniz?

Sosyal medya üzerinden ilinizi temsil eden milletvekillerine, belediye başkanlarına, valilere ve TBMM’deki siyasi partilere her fırsatta çağrı yaparak havai fişeklerin yerelde ve Türkiye çapında yasaklanmasını, her türlü kutlama için doğa, insan ve hayvan dostu alternatiflere geçilmesini talep edebilirsiniz.

Mahallenizde komşularınızdan ve esnaflardan imza toplayarak belediye başkanınızdan randevu alıp havai fişek kullanımını yerel düzeyde sonlandırmak için semt sakinleriyle birlikte harekete geçebilirsiniz. Hazırlayacağınız imza metni için sayfamızdaki bilgilerden ve change.org sitesinde yaklaşık 50 bin imzaya ulaşmış olan İstanbul özelindeki kampanyadan faydalanabilirsiniz.

21. yüzyılda canlılara zarar vermeyen seçenekler varken, bu tehlikeli ve çağdışı kutlama/eğlence anlayışına bir an önce son verilsin; havai fişek kullanımı Türkiye çapında yasaklansın.

19 May

Hayvanat bahçesi tasarım yarışmasına dair TMMOB Gaziantep ve Gaziantep Büyükşehir Belediyesi’ne çağrımız

Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM) ve Yunuslara Özgürlük Platformu ortak görüşü: “Koşulları ne olursa olsun hayvanat bahçeleri esir kampıdır”

Fotoğraf: Yeryüzüne Özgürlük Derneği, Nisan 2014

TMMOB Mimarlar Odası Gaziantep Şubesi’nin Gaziantep Büyükşehir Belediyesi ile birlikte “Hayvanat Bahçesi Giriş Kapısı Fikir Projesi Yarışması” düzenlediğini büyük bir üzüntü ve şaşkınlıkla öğrenmiş bulunuyoruz. Türkiye çapındaki hak ve adalet arayışlarına destek vermeyi sorumlulukları arasında gören ve her türlü zorbalığa karşı yaşam hakkını savunan TMMOB gibi bir mesleki demokratik kitle örgütünün, hayvan hapishaneleri olan hayvanat bahçelerine bu yolla destek vermesi kabul edilemez bir çelişki.

Mimarlara yönelik düzenlenen yarışma duyurusunda ‘kültür, sanat, bilim ve çevre değerlerinin yarışma yolu ile geliştirilmesi’ ve ‘güzel sanatların teşvikine uygun ortam sağlanması’ hedeflendiği belirtilmiştir. Ancak konu itibarıyla bahsi geçen değerlere aykırı böylesi bir yarışmada ortaya çıkabilecek tek sonuç, güzel sanatların hangi ticari çıkarlara hizmet edeceği ve hangi mimarın ömür boyu esaret işkencesini daha cazip, daha kabul edilebilir ve daha gösterişli hale getireceği olabilir.

Hayvanat bahçeleri; hayvanların hem fiziksel hem de psikolojik olarak zarar gördüğü, doğuştan gelen özgürce yaşama haklarının gasp edildiği ve ‘eğitim, koruma, hayvan sevgisi’ maskesi altında hayvan sömürüsünün normalleştirildiği tecrit merkezleridir.

300 türden 7 bin 500 hayvanın alıkonduğu ve ‘Fok Evi’ adı verilen alanda fokların doğalarına aykırı hareketlerle gösteri yapmaya zorlandığı Gaziantep Hayvanat Bahçesi de Türkiye’deki tecrit merkezlerinin en büyüğüdür. Tesis, daha önce fayans bir zeminde tek başına oturan maymun görüntüleriyle, Sudan Devlet Başkanı tarafından Recep Tayyip Erdoğan’a hediye edilen yavru aslanların dört duvar arasındaki fotoğraflarıyla pek çok kez gündeme gelmiş ve hayvan hakları savunucuları tarafından boykot edilmiştir.

Web sitesinde tesisin ‘portföyünü sürekli zirvede tuttuğu’, ‘farklı türdeki hayvanlar için doğal ve ekolojik yaşamlarına uygun barınaklar’ inşa ettiği ve dünya standartlarında olduğu vurgulanmıştır. Kullanılan dil bile, Gaziantep Hayvanat Bahçesi’nin tıpkı diğer hayvan hapishaneleri gibi, hayvanlara ne denli ticari bir bakış açısıyla yaklaştığını, onları ürün yelpazesi gibi lanse ederek birer nesne olarak gördüğünü ve bu şekilde reklam malzemesi yapmakta beis görmediğini kanıtlıyor.

Tesisteki hayvan listesinde yer alan hipopotamlar, kaplanlar, zebralar, pitonlar, zürafalar, şempanzeler, kangurular, foklar, tropik balıklar ve kuşlar bu iklime, bu coğrafyaya ait değildir ama burada kapana kısılmış, ömür boyu hapsedilmiş ve ailelerinden koparılmış durumda yaşamaya mahkûm edilmektedir. Bu hayvanların ‘barınağı’ olmaz; olmamalıdır. Onların tek barınağı, çevresi teller, kafesler veya duvarlarla sınırlandırılmamış, dünyanın bir diğer ucundaki doğal yaşam ortamlarıdır.

Hayvanların daha ‘insanî’ koşullarda sömürülmesini normalleştiren hayvanat bahçelerinde hayvanlara teşhirlik mal muamelesi yapılması ve hayvanların alay konusu edilmeleri kabul edilemez. Esaret koşullarının hüküm sürdüğü ve köle pazarı gibi ziyaretçilere açıldığı hayvan hapishanelerinin 21. yüzyılda yeri olmadığı gibi, özgür ve eşit bir toplum için mücadelesini her alanda sürdüren TMMOB ile de herhangi bir işbirliği olamaz.

Hak ve özgürlüklere el konulduğu hallerde sesini yükseltmekten çekinmeyen TMMOB’un bir an önce bu yanlıştan dönmesini ve yarışmadan çekilmesini talep ediyoruz.

Gaziantep Büyükşehir Belediyesi’ne ait olan hayvanat bahçesinin ise, TBMM Hayvan Hakları Araştırma Komisyonu nihai raporunun tavsiye kararında da belirtildiği üzere, bir an önce yeni hayvan alımını durdurup halihazırda esaret altındaki hayvanların yaşam hakkını koruyarak bu alanı yaban hayat rehabilitasyon ve tedavi merkezine dönüştürmesi için çağrı yapıyoruz.

(*) 9 Kasım 2019 tarihinde kaybettiğimiz dostumuz ve yol arkadaşımız HAKİM kurucusu Burak Özgüner, 2014 yılında Yeryüzüne Özgürlük Derneği adına, Gaziantep Barosu Hayvan Hakları Komisyonu Başkanı Naile Uzun ile birlikte Gaziantep Hayvanat Bahçesi’ni ziyarete gitmiş, tanık olduğu ihlallerin bir kısmını, hayvan hakları savunucularının talepleriyle birlikte basına ve kamuoyuna aktarmıştı.

– – – –

Mimarlıkta Dayanışmacı Taban Hareketi’nin çağrı metni: “Hayvan Hapishaneleri İçin De İyi Tasarım Yoktur”

Gaziantep Büyükşehir Belediyesi ve TMMOB Mimarlar Odası Gaziantep Şubesi iş birliğiyle düzenlenen hayvanat bahçesi tasarım yarışmasına dair:

Pandemi günlerinde, bu süreçte sahada çalışmak zorunda olanlar dışında, toplumun “şanslı” kesiminin evlere kapandığı bir dönemden geçiyoruz. Elimizdeki imkanlarla kendimiz için en işlevsel, en estetik hale getirdiğimiz konutlarda ayları bulan karantina süreci, baharın da gelmesiyle pek çoğumuz için bir tür esaret haline dönmeye başladı. Başta bu süreci daha ağır atlatması muhtemel kesim olarak uzun süredir sokağa çıkma kısıtı olan çocuklar, 65 yaş üstü ve kronik rahatsızlığı bulunanlar için kamusal imkanlarla ve gönüllü psikologların desteğiyle online seminerler arttı, evden psikolojik destek süreçleri başlatıldı.

Günlük yaşam pratiklerinden bir salgın sebebiyle ayrı düşen bizler, gerçek hayatlarımıza özlemimizi büyütürken, her canlı için yaşanabilir çevreler mücadelesinin günlük ihtiyaçlarımızdan bağımsız bir talep olmadığı üzerine düşünebilecek yeterli zamana ve deneyime de sahibiz artık.

Tam da bu noktada, henüz kendi sıkışmışlığımızı aşamadan başka canlıları tecrit eden, onları kendi doğal ortamlarından koparıp, tercihleriyle şekillenmeyen mekanlarda, turizm ve eğlence sektörünün birer metası haline getiren alışkanlıklarımız için de söyleyecek sözümüz olmalı. Eğlence arayışlarımızın tahakküm kurma sebebi, mimarlık mesleğinin bir suçun parçası, “iyi tasarım” kriterinin her alanda bir aklama aracı olmasının karşısında kararlıca durabilmeliyiz.

Tecrit her canlı için işkencedir

18.05.2020 tarihinde Arkitera üzerinden yayınlanan bir haberle, Gaziantep Büyükşehir Belediyesi ve TMMOB Mimarlar Odası Gaziantep Şubesi iş birliğiyle düzenlenen “mimarlık mesleğine yaraşır” bir hayvanat bahçesi tasarım yarışması çağrısı yapıldı.

Çağrıda geçen ifade ile “Gaziantep ili sınırları içerisinde bulunan yılda yaklaşık 4 milyona yakın turisti ağırlayan ülkemizin en büyük hayvanat bahçesi için şehrimize ve mimarlık mesleğine yaraşır, bundan sonraki tasarımlara katkı sağlayacak, mimarlığa ve tüm mühendislik hizmetlerine uygun, özgün önerilerin geliştirilerek giriş kapısı ve donatıların tasarımı” amaçlanıyor.

Oysa tüm canlıların yaşama hakkına saygılı bir mimarlık anlayışı, iklim değişikliği sebebiyle kendi habitatında bile yaşam savaşı veren canlılar için bireysel ve toplumsal tüketim alışkanlıklarımızı değiştirmeyi teşvik etmekten başlamalı; hayvanları tecrit eden, doğal ortamlarından koparan, sakinleştirici ilaçlarla ve makul hareket serbestisi olarak adlandırılmış bir alanda seyirlik objeler halinde sunulmasını sağlayan, hayvan hakları aktivistlerinin her fırsatta göz önüne serdiği şiddet olaylarına maruz bırakan böylesi mekanların kapatılması ve tasarımını boykot yönünde olmalıdır. Tecritin her canlı için bir işkence olduğunu görmezden gelerek, bu yöndeki çağrılara kulak tıkamak bizleri ancak bir suçun parçası yapabilir.

“Koşulları ne olursa olsun hayvanat bahçeleri esir kampıdır” (1)

Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM)’in Ocak 2020 ayı Hayvan Hakları İhlalleri raporunda Türkiye’de bulunan 41 hayvanat bahçesinde en az 16 bin hayvanın esir tutulduğu belirtiliyor. Bu alanlarla ilgili güncel veriye ulaşılamadığı, bilgi edinme başvurularının her seferinde cevapsız bırakıldığı, yetkili kurum olan Tarım ve Orman Bakanlığı üzerinden de herhangi bir süreç işletilemediği özellikle vurgulanıyor. 300 tür ve 7.500 adet hayvanıyla Gaziantep Hayvanat Bahçesi de Türkiye’nin en büyük hayvanat bahçesi ve HAKİM raporunda geçen esir hayvanların büyük kısmı burada tutuluyor. Yine hayvan hakları aktivistlerinin basına yansıyan gözlemlerine göre Gaziantep’te tutulan hayvanların koşullarının hiç de iyi olmadığı anlaşılıyor. (2)

Peki biz mimarlar? Kamunun gözlem ve denetiminden kopuk bir şekilde işletilen böylesi mekanların canlılar için iyi bir alternatif olduğunu söylememiz, bunu kabul etmemiz nasıl mümkün olabilir?

Barınaklardan yansıyan görüntüler, sokak hayvanları için seferber edilmeyen imkanlar, gösterilerdeki hak ihlalleri ortadayken kar amaçlı böylesi işletmelerde “en iyi tasarım” kriterini nasıl belirleyeceğiz?

Mecliste uzun süredir tartışılan, yasalaşması için büyük çabalar sarfedilen Hayvan Hakları Kanunu için açıklanan Hayvan Hakları Araştırma Komisyonu tavsiye raporunda yeni hayvanat bahçesi açmamak kararı varken ve hayvan hakları savunucuları mevcut tesislerin yaban hayat rehabilitasyon merkezlerine çevrilmesini talep ederken, kendi kurumlarımız aracılığıyla tersi bir çağrının parçası mı olacağız?

Boykot etmeye çağırıyoruz!

İnsanın kendi cinsi dışındaki canlılara yaşama alanı bırakmadığı, üzerlerinde hak iddia ettiği, ekonominin bir girdisine çevirdiği bir hâkim ideolojinin mimarlık anlayışını reddediyor, TMMOB Mimarlar Odası Gaziantep Şubesi yöneticisi meslektaşlarımızı bu yanlıştan dönmeye çağırıyoruz. TMMOB, tarihsel birikimiyle demokrasi ve yaşanabilir çevreler mücadelesinin önemli bir bileşenidir; bu mücadeleyi geri noktaya düşürmek yerine geliştirmeye dönük politikalar üretmek her biriminin görevi olmalıdır diye düşünüyoruz.

Bu vesile ile jüri üyesi meslektaşlarımız dahil tüm meslektaşlarımıza da, öneri nereden gelirse gelsin herhangi bir canlıyı tecrit eden tasarımları boykot etme çağrımızı tekrarlıyoruz!

Mimarlıkta Dayanışmacı Taban Hareketi, 18 Mayıs 2020

(1) Alıntı yaptığımız söz, yakın zamanda kaybettiğimiz hayvan hakları aktivisti Burak Özgüner’e aittir.

14 May

Tarım ve Orman Bakanlığı ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne sorumluluklarını hatırlatıyoruz

Metnimiz halen imzaya açıktır. Destek vermek için bize sosyal medya hesaplarımızdan ulaşabilirsiniz.

İstanbul, Adalar’da Aralık ayında faytonlarda sömürülen 105 at ruam salgını nedeniyle öldürülmüş, hayatta kalan atlar ise 3 ay boyunca karantinada tutulmuştu. Hayvan hakları aktivistlerinin kurduğu Yaşam Nöbeti, atların yaşam hakkı için İstanbul Büyükşehir Belediyesi önünde oturma eylemine başlamış ve İBB’nin 16 Ocak’ta atlı faytonu yasaklamasının ardından eylemi sonlandırmıştı.

Bu açıklamayı Tarım ve Orman Bakanlığı ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB), İstanbul Adalar’da 20 Aralık’ta ruam salgını yüzünden karantinaya alınan, üç aylık karantina süresi dolduktan sonra adalarda tutulan ve akıbeti belli olmayan atlara karşı sorumluluklarını hatırlatmak amacıyla yazıyoruz.

Biz hayvan hakları savunucuları Adalar’da faytonların yasaklanması ve faytonlarda çalıştırılan atların İBB tarafından satın alınması sürecini yakından izledik. Ağır çalışma, barınma ve yaşam koşulları altında önemli bir kısmı ölümün kıyısına gelen çok sayıda atın İBB tarafından satın alınması ve Büyükada’da toplanması sürecinde atların yaşam hakkının garanti altına alınması ve rehabilitasyon şartlarına kavuşturulması için elimizden gelen tüm çabayı harcadık. Bugün de Büyükada’da tutulan yaklaşık 1200 yetişkin atın ve çok sayıda yeni doğan tayın geleceği hepimizin en önemli gündemlerinden biri olmaya devam ediyor.

Ancak bu süreçteki son gelişmenin İBB Meclisi’nin hayatta kalan atları, “tarım ve hayvancılığın desteklenmesi” kapsamında “yetiştiricilere, kamu kurum ve kuruluşlarına, yetiştirici birliklerine” bedelsiz verme kararı olduğunu kamuoyu ile paylaşmak isteriz. Bu karar kabul edilemez!

Atların fayton işkencesinden kurtarılması için mücadele eden bizler, onların daha az görünür ve uzaklarda asla takip ve tahmin edemeyeceğimiz başka sömürü alanlarına gönderilmesini kabul etmiyoruz! 

Adalarda fayton işkencesinden kurtarılan atların çöp, hurda ve taşıma işlerinde “at arabası”nda sömürülmesine devam etmeyeceğinin garantisi yoktur. İBB’nin bu kararı açıkça “atlar, adı fayton olsun, atlı araba olsun, başka şey olsun öldürülene kadar sömürülsün” demektir.

Sorumluluğu üzerinden atmayı hedefleyen bu karar, daha önce hayvan hakları savunucularına verilen “doğal yaşam koşullarına uygun rehabilitasyon alanlarında ölümlerine kadar korunacakları” sözünün yetkililer tarafından tutulmayacağını gösteriyor. Bu atlar artık özgür ve güvende olmak zorunda. Hayvan hakları savunucularına verilen sözler unutulup, haklar yok sayılamaz!

Talebimiz ilk günden beri açıktır: Yıllarca faytonlarda sömürülen atlar doğal yaşam koşullarına uygun rehabilitasyon alanlarına alınmalı ve yaşamlarının sonuna dek korunmalı.

Buradan hareketle soruyoruz; 

  • İBB, hayvan hakları savunucuları ve fayton sömürüsünden kurtarılan atlar için kabul edilemez olan bu meclis kararından vazgeçecek mi? Hayvan hakları savunucularına verdiği sözleri tutacak mı?
  • İBB, hayvan hakları savunucularının 2000’li yılların başından bu yana süren fayton karşıtı mücadeledeki talebi olan fayton sömürüsünden kurtarılan atların yaşayacağı rehabilitasyon merkezinin inşasına başlanacak mı?
  • Tarım ve Orman Bakanlığı ile İstanbul İl Tarım ve Orman Müdürlüğü rehabilitasyon alanının inşası için katkı sunacak mı, atların sömürülmeden yaşayacağı rehabilitasyon merkezi için arazi sağlayacak mı?”

İmzacı örgütler ise şöyle (*): 

Hayvanlara Adalet Derneği, Yunuslara Özgürlük Platformu, Hayvan Hakları İzleme Komitesi, Hayvan Hakları ve Etiği Derneği, Düşünce Suçu(!?)na Karşı Girişim, Dört Ayaklı Şehir, İstanbul Vegan İnisiyatifi, Yeryüzü Vegan Kolektifi, Hayvan Özgürlüğü İnisiyatifi, Veganizm Özgürlüktür, Deneye Hayır Derneği, Başka Bir Hayat Diliyorum Derneği, Hayvanlarla Dayanışma İnisiyatifi (HAYDİ), Yaşam Nöbeti, Vegan Derneği Türkiye, Çanakkale Vegan İnisiyatifi, Samsun Vegan İnisiyatifi, VEGvorous, İTÜ Vegan Topluluğu,Adalar Savunması, Yokokuş İsyanı, Türlerin Yaşam Hakkı Hayvan Özgürlüğü Kolektifi, Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Hizmet Kulübü (BUSOS) , Boğaziçi Üniversitesi Hayvan Hakları Topluluğu (BUHAY), Ankara Animal Save, İstanbul Animal Save, İzmir Vegan İnisiyatifi, Patileri Koruma Derneği, Yük Hayvanları Koruma ve Kurtarma Derneği, Bizim Sokağın Çocukları, Hatay Vegan Topluluğu, Faytona Binme Atlar Ölüyor, Didim VegFest, Alakır Nehri Kardeşliği, Sarıyer Kent Dayanışması, Devrek Sevimli Patiler, Polen Ekoloji, Her Yer Kazdağları, Kaz Dağları Kardeşliği, Kazdağları İstanbul Dayanışması, Kuzey Ormanları Savunması, Ent Dergi, Yıldız Teknik Üniversitesi Vegan Vejetaryen Topluluğu, Yıldız Teknik Üniversitesi Hayvan Hakları Kulübü, İstanbul Üniversitesi Hayvanları ve Hayvan Haklarını Koruma Kulübü, Sakarya Üniversitesi Doğa ve Hayvan Hakları Topluluğu, DPÜ Hayvan Haklarını Koruma Topluluğu, Maltepe Üniversitesi Hayvan Dostları Kulübü, Galatasaray Üniversitesi Sokak Hayvanlarını Koruma Kulübü, İzmir Ekonomi Üniversitesi Hayvanseverler Kulübü, Atatürk Üniversitesi Hayvanseverler Kulübü, Hitit Üniversitesi Hayvan Hakları Kulübü, İstanbul Şehir Üniversitesi Hayvan Hakları Kulübü, Işık Üniversitesi Hayvanseverler Kulübü, İstanbul Medipol Üniversitesi Hayvanları Ve Doğayı Koruma Kulübü, Marmara Üniversitesi Hayvanları Koruma Kulübü, Bahçeşehir Üniversitesi Hayvanseverler Kulübü, İstanbul Gedik Üniversitesi Hayvanları Koruma Kulübü, İstanbul Aydın Üniversitesi Etik ve Hayvan Hakları Kulübü, Empati Hayvan Hakları Eğitimi ve Şiddetsizlik Derneği, Diyarbakır Barosu Hayvan Hakları Merkezi, Simurg Kuş Yuvası Derneği, Kocaeli Üniversitesi Doğa ve Hayvan Dostları

(*) Tiyatro oyuncusu sevgili Nur Sürer de çağrımıza bireysel olarak destek olmuştur; kendisine ayrıca teşekkür ederiz.

09 Nis

Çevresel Uygulamalarımız Koronavirüs Benzeri Salgınları Daha Mümkün Kılıyor

Salgınların hikayesini anlatma şeklimiz bizi “doğanın kurbanları” olarak resmediyor. Gerçek ise tam tersi.

Yazı: Sigal Samuel, Vox.com, 31 Mart 2020

Çeviri: Ozan Kara

“Çevresel ve sosyal politikalarımız -ormanları yok etmek ya da barınma krizine çözüm bulamamak gibi- daha önce zararsız olan bir mikrobun yıkıcı bir salgına yol açmasını çok daha olası hale getiriyor.” Bu 2017’de ‘Pandemic’ kitabını yazan Sonia Shah’in argümanı. Shah, çok sayıda salgını inceledikten sonra insanların bu salgınlarda büyük ve göz ardı edilen bir rol oynadığını gördü.

Sigal Samuel: Birçok kişinin aklındaki yerleşik anlayış, koronavirüs salgınının suçlusunun ‘egzotik’ hayvanlar olduğu yönünde. Yani onların kirli olduğu ve bizleri öldürmek için can atan sayısız patojen barındırdığı fikri… Bu söylem neden hatalı?

Sonia Shah: Öncelikle bizler de kendi bedenlerimizde birçok mikrop barındırıyoruz. İnsanlar sürekli olarak daha sonra patojenlere (hastalık yapıcı etkenlere) dönüşen mikropları hayvanlara bulaştırıyorlar; yani bizler de başka türler için hastalık kaynağıyız. Ancak hiçbirimiz bunun hakkında konuşmuyoruz.

Yabani hayvanlar ile insan bedeni arasına yollar inşa ediyoruz. Şehirlerimiz, madenlerimiz, çiftliklerimiz için büyük miktarda arazi kullanıyoruz ve bunu yaparken habitatlarını yok ediyoruz. Her gün 150 canlı türünün yok olmasının sebebi bu. Geriye kalan canlılar ise, onlara bıraktığımız küçük yaşam alanlarına sıkışmak zorunda kalıyorlar.

Yarasaların yaşadığı ormanı yok ederseniz öylece çekip gitmezler; arka bahçenizdeki ağaçlara tünerler. Bu da onların dışkılarıyla temasınızı daha kolay hale getirir.

Sigal Samuel: Savunduğunuz şey daha bütünsel, sistemler arası bir yaklaşıma benziyor.

Sonia Shah: Dünya çapında güncel bir akım var; buna “tek sağlık” deniyor. Yani insan sağlığı hayvanların, ekosistemlerin ve diğer toplumların sağlığıyla bağlantılıdır. Bu bağın etkenlerini kapsamlı bir şekilde incelemeliyiz, zira sorunun temeli burada yatıyor. Aksi takdirde yayılmaya devam edecek sorunların yalnızca üstünü çizmekle kalırız.

Sigal Samuel: Aslında kene kaynaklı hastalıklara baktığımızda, örneğin laym (lyme) hastalığında da benzer bir nokta dikkatimi çekiyor.

Sonia Shah: Evet, laym ile ilgili durum da benzer. ABD’nin kuzeydoğusundaki el değmemiş ormanlarda, bir zamanlar zengin bir biyoçeşitlilik vardı; bu ormanlarda keseli sıçan ve çizgili sincap gibi orman türleri yaşıyor, kene popülasyonunu kontrol altında tutmada büyük rol oynuyorlardı. Fakat son 50 yıl içinde şehrin çeperleri ormanlara doğru genişledikçe keseli sıçan ve çizgili sincap gibi hayvanların sayıları görece azaldı. Şimdi daha çok, kene popülasyonuyla küçük ölçekte mücadele edebilen beyaz ayaklı fareleri ve geyikleri görüyoruz. Keseli sıçanlar sadece kendini temizlerken bile haftada yüzlerce kene yok ederken beyaz ayaklı fareler haftada yalnızca 50 tanesini yok edebiliyor. 

Yani daha az keseli sıçan olduğunda, daha fazla kene olacaktır. Ve buna bağlı olarak da lyme gibi kene kaynaklı hastalık salgınlarına yakalanma olasılığınız da artacaktır.

Sigal Samuel: Koronavirüsün Çin’deki bir canlı yabani hayvan pazarından yayıldığı gerçeği, beni diğer ülkelerdeki endüstriyel hayvancılık sistemi hakkında düşünmeye itiyor. Bu tesislerde çok sayıda hayvan kalabalıklar halinde sıkıştırılmış durumdalar. Koronavirüs krizi et üretimine dair düşüncelerimizi gözden geçirmemiz için bir uyarı mıdır? 

Sonia Shah: Bu tesisler saatli bomba gibiler ve mevcut krizle yüzleşmeyi bitirdiğimizde de hala var olacaklar. Farkına varmamız gereken şey şu: Salgınların, iklim değişikliği afetlerinin hepsi, gezegen üzerindeki ayak izimizle ilişkili. Şimdiye dek doğal kaynakların çoğunu kullanageldik ve artık bunların faturasını ödüyoruz. Doğayla aramızdaki ilişkinin temellerini gerçekten değiştirmediğimiz sürece yıkımlar arasında sallanmaya devam edeceğiz.

Yazı: Samuel, Sigal. “Our Environmental Practices Make Pandemics like the Coronavirus More Likely.” Vox, Vox, 31 Mar. 2020

* Orijinal yazı kısaltılarak çevrilmiştir. Röportajın tamamını İngilizce okumak için vox.com sitesini ziyaret edebilirsiniz.


17 Şub

Yasayı Beklerken: Hayvan hakkı ihlalleri raporu, Ocak 2020

Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM), Türkiye’de bir ilk olarak hayvan hakları ihlâllerini tür ayırt etmeksizin raporlamaya devam ediyor. Birazdan açıklayacağımız rakamları; insanlığın hayvanlar üzerinde kurduğu tahakkümün, toplumsal şiddetin, soykırımın ne denli korkunç ve can acıtıcı boyutlarda yaşandığının gözler önüne serilmesi, toplumun birçok kesimi tarafından yok sayılan hayvanlara yaşatılan zulmün görünür kılınması açısından oldukça önemli buluyoruz.

Türkiye’de hayvan haklarından bahsedildiğinde, insanların aklına daha çok kedi – köpek gelse de farklı türden milyonlarca hayvan, insanlığın zalimliğinden nasibini almış durumda ve almaya devam ediyor. Bu nedenle yaşanan hak ihlâllerini raporumuzda hayvan türü olarak kategorize etmeyi tercih etmiyoruz çünkü ister insan olsun isterse herhangi bir insan dışı hayvan türü olsun, işkence, tecavüz, esaret, ihmal ve yaklaşan ölüm karşısında yaşanılan acı, stres, korku aynı…

Ocak ayı için raporladığımız hak ihlâlleri, basına, sosyal medyaya yansıyanlar, yaptırımla karşılık bulanlar, yani sadece kayıt altına alınabilenlerden oluşuyor. Hayvanların yaşadıkları hak ihlallerinin çok azına medyada yer verildiğini biliyoruz, bu yüzden raporlayamadığımız milyonlarca hak ihlali var. Buna rağmen, bu basın toplantısında kamuoyu ile paylaştığımız bir aylık rapor bile, hayvan hakları ihlâllerinin aslında ne denli korkutucu boyutlarda yaşandığı gerçeğini de ortaya koyuyor. Çünkü toplumsal olarak, sadece en görünür olan ve en çok konuşulan ihlâller gündemde yer bulabiliyor. Bugün, mezbahalarda, barınaklarda, süt ve yumurta çiftliklerinde, balıkçılıkta, avcılıkta, hayvanat bahçelerinde, faytonlarda ve taşımacılıkta, yunus parklarında, tematik akvaryumlarda, kürk çiftliklerinde, deney laboratuvarlarında, yurtiçi ve yurtdışı hayvan nakillerinde, ipek böcekçiliğinde, arıcılıkta, “bohçacılık” adı altında yürütülen böcek toplamaları ve kurbağa, salyangoz toplayıcılığındaki rutin şiddet medyaya yansımıyor. Oysa bu merkezlerde ve endüstrilerde çok yoğun bir şekilde ölüme, işkenceye varan hak ihlâlleri yaşanıyor. Hak ihlâllerine neden olan kamu, özel ve yerel yönetim idarecilerinin hiçbir şekilde yargı önüne çıkarılmadığı bir ortamda, bu haksız fillere devletçe göz yumulduğunu ve tüm bu ihlallerin mevzuatla meşru bir zemine oturtulduğunu görüyoruz. Bu cezasızlık ortamında, buna zemin hazırlayan insanmerkezci ve türcü zihniyet de, işkencecileri, tecavüzcüleri, hak gaspçılarını yüreklendirmeye devam ediyor; yaşama ve hayvanlara karşı işlenen bu suçlar, âdeta devlet koruması altında işleniyor. Tüm bu ihlâllerin, sanki  öznesi hayvan olmayan sıradan konular gibi, başka kanunlarla düzenlendiğini görüyoruz. Bu ay Ankara Batıkent’te zehirlenen hayvanlar ile ilgili görülen davada çıkan 10 yıllık ceza, “çevreye kasten zarar verme” ve “mala zarar” suçlarından verildi. Bu davanın sonucunu memnuniyete karşılasak da faillerin “hayvana kötü muamele” suçundan yargılanması gerektiğini biliyor ve bunun için çabalıyoruz. Adaletin hayvanlar için işletilebilmesi için de yasanın bir an önce düzenlenmesi gerekiyor. Bu anlamda 2020’nin ilk ayında edindiğimiz bilgileri, hayvanlara adalet idealimiz için sizlerle paylaşıyoruz.

Yaşam hakkı gaspı 

Ocak ayında, EN AZ 48 bin 348 yaşam hakkı gasbı raporlanmıştır. Bu sayısal verilere, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından Ocak ayı hayvancılık verileri açıklanmadığı için mezbahalarda öldürülen hayvanların sayısını eklenememiştir. Raporda kaydedilen yaşam hakkı ihlâlleri; toplu zehirleme, kesici ve delici maddelerle ve ateşli silahla öldürme, cinsel şiddet, deri yüzme, balık ağına takılarak boğulmaya sebebiyet verme, sert cisimle şiddet uygulayarak öldürme, uzuv kesme ve ihmal nedeniyle ölümleri içermektedir. Ancak bilinmelidir ki mezbahalarda, balıkçılıkta, barınaklarda, hayvanat bahçelerinde, şirketlerin ve üniversitelerin araştırma laboratuvarlarında, eğitimlerde kayıtlı ve kayıtdışı olarak milyonlarca hayvan katledilmektedir. Fakat bu yaşam hakkı gasplarına dair “resmî” veriler, ancak bir sonraki yıl yayınlanmaktadır.

TÜİK verilerine göre, sadece 2019’da 1 milyar 213 milyon 274 bin tavuk ve hindi eti için öldürülmüş, eti için öldürülen sığır, manda, koyun ve keçi sayıları bu veriye dahil edilmemiştir. Milyonlarca erkek civciv daha doğar doğmaz katledilmiştir çünkü erkek civcivlerin yumurta ve et endüstrisi için bir değeri yoktur; şirketler onların yaşam hakkını da ekonomik çıkarları nedeniyle yok saymaktadır. Milyonlarca arı ve ipek böceği ise, bu sektörlerde çok acı koşullarda can vermektedir. Aynı katliam ve soykırım koşulları, suda yaşayan hayvanlar için de geçerlidir.

Avcıların, devletin kuralları ve izni ile hayvanların yaşam haklarına yönelik gaspları ise hiçbir şekilde bilinememektedir. Bazı haberlerde, haklarında yaptırım uygulanan avcıların sayısı verilirken bazı haberlerde sayı verilmemiştir. Tarım ve Orman Bakanlığı 2018 yılı faaliyet raporuna göre, 2018 yılında, 6 bin 972 kaçak avcı yakalandığını, av turizmi kapsamında 2 bin 546 hayvanın öldürüldüğünü bildirmiştir. Avcılara uygulanan idari para cezası toplamının ise 6 milyon 506 bin 451 lira 20 kuruş olduğunu paylaşmıştır. Av kontrol ve denetimlerde el konulan ölü ve canlı yaban hayvan sayısı ise 7 bin 170’tir. Devlet güvencesi ile sürdürülen ve silah lobisi ile kol kola olan bu kanlı insan “hobi”sini kabul etmemiz hiçbir şekilde mümkün değildir. Yasalar ile güvenceye alınan bu eylem cinayetten başka bir fiil değildir ve bir an önce yasaklanması gerekmektedir.

İşkence

Bu bir aylık raporda, EN AZ 47 işkence vakası kaydedilmiştir. İşkence olarak tanımlanan hak ihlâlleri ise, hayvan toplama sırasında uygulanan fiziksel ve psikolojik şiddet; ateşli silahla yaralama; yakma; kulak kesme; köpek dövüştürme; darp, kesici ve delici aletlerle, saldırılar olarak karşımıza çıkmıştır. Ancak deney laboratuvarlarında; hayvan dövüşlerinde; sevk esnasında; süt çiftliklerinde, kürk çiftliklerinde, mezbahalarda devlet koruması ile hayvanların tutsak edildiği tesislerde, mekânlarda, hayvanlara yönelik sistematik, rutin bir işkencenin olduğunu biliyoruz. Tarım ve Orman Bakanlığı’ndan elde edilen veriye göre 2019 yılı Kasım ayına kadar 7 milyon 174 bin 352 hayvan yurtiçi sevk sırasında işkenceye maruz bırakılmıştır. Resmi olmayan verilere göre 2019 yılında, sadece adalarda 1400’den fazla at faytona koşturulma esnasında eziyet görmüştür. Türkiye’de köpek ve horoz dövüşleri yasadışı bir şekilde; boğa ve deve güreşleri ise “folklorik” oldukları iddiası ile devlet kontrolünde düzenlenerek hayvanlara yasal bir işkence uygulanmaya devam edilmektedir. Bu yüzden TBMM’den talebimiz hayvanların yanında olmaları ve her türlü hayvan dövüşünü tamamen yasaklamalarıdır.

Özgürlüğü kısıtlama 

EN AZ 29 bin 804 özgürlüğü kısıtlama vakası raporlanmıştır. Özgürlüğü kısıtlama vakaları olarak;  bazı hayvan türlerini yaşam ortamı ve türlerine uygun olmayan yerlere hapsetmek, sokak hayvanlarının sokaklardan toplatılarak hapsedilmeleri, alıkoyma olarak karşımıza çıkmıştır. Ancak besi ve süt çiftliklerinde, hayvanlı sirklerde, yunus parklarında, kürk çiftliklerinde, hayvanat bahçelerinde, deney laboratuvarlarında, üniversitelerin araştırma enstitülerinde, yaban hayvanı üretim çiftliklerinde, kısacası hayvanların özgürlüğünün kısıtlandığı her mekân, tesis ve kuruluşta, on binlerce hayvanın tâbi tutuldukları esarete dair net bir veri bulunmamaktadır. Türkiye’de hâlâ faal olan 10 yunus parkında ise en az 50 yunusun, 51 kürklü fokun, 6 mors ve 4 beyaz balinanın tutsak edildiğini, 41 hayvanat bahçesinde de en az 16 bin hayvanın esir tutulduğunu biliyoruz. Ancak hayvanat bahçeleri, tematik akvaryumlar ve yunus parkları ile ilgili güncel veriye, yetkili olan Tarım ve Orman Bakanlığı üzerinden CİMER aracılığıyla ulaşamıyoruz; bilgi edinme başvurularımız her seferinde cevapsız bırakılıyor.

TÜİK verilerine bakıldığında ise, sadece 2019’da 1 milyar 265 milyon 415 bin 285 sığır, manda, koyun, keçi, tavuk ve hindinin özgürlüğünün kısıtlandığını görülmektedir. Hiçbir canlının başka canlıların menfaati gözetilerek özgürlüğünün kısıtlanamaması gerektiğini düşünüyoruz.

Cinsel şiddet

Bu raporda, medyaya yansıyan EN AZ 2 cinsel şiddet vakası raporlanabilmiştir. Ancak Türkiye’de tecavüz edilen hayvanlar arasında ineklerin, eşeklerin, koyunların, tavukların, ördeklerin, atların olduğu ve hayvana tecavüzün her gün gerçekleştiği de toplumun tüm kesimlerince bilinen ve kanıtlanamadığı için medyaya yansıyamayan, erkekliğin dokunulmazlığı gerekçesiyle üstü örtülen bir gerçekliktir.

Bu raporda “sunî tohumlama” diye bilinen cinsel şiddet vakalarına ise veri eksikliği nedeniyle yer verilememiştir. Süt ve et endüstrisinin devamı ve çıkarı için sayısız hayvana “sunî tohumlama” yöntemi ile rektumlarına kol sokulmak suretiyle vajinalarına demir çubuklarla yasal olarak tecavüz edildiği de bilinen bir gerçektir. TÜİK verilerine göre 2019 yılının Ekim ayına kadar 2 milyon 090 bin 771 hayvan bu cinsel şiddete maruz bırakılmıştır.

Beden dokunulmazlığının ihlali 

Beden dokunulmazlığının ihlaline ilişkin bazı vakalar tespit edilmiş, ancak bu konuda sayısal bir veriye ulaşılamamıştır. Bugün Türkiye genelinde hiçbir standarda, meslek etiğine dikkat edilmeksizin, soykırım boyutlarında sokak hayvanlarına uygulanan kısırlaştırma işlemleri sırasında kaç hayvanın beden dokunulmazlığının ihlâl edildiğini, hayatını kaybettiğini bilmiyoruz.

Yine hayvan deneylerinde ve kuyruk, kulak, boynuz ve gaga kesme gibi hayvan endüstrisi müdahalelerinde kaç hayvanın beden dokunulmazlığının ihlâl edildiğine dair herhangi bir güvenilir veri bulunmamaktadır. Hayvan Deneyleri Merkezi Etik Kurulu (HADMEK) her sene açıklaması gereken hayvan deneyleri ile ilgili verileri 2017 yılından beri açıklamamaktadır.

Bu rapora yün ve tiftik çiftliklerinde beden dokunulmazlığı ihlal edilen hayvan sayıları da eklenememiştir; TÜİK’ten alınan verilere göre sadece 2019 yılında kırkılma esnasında beden dokunulmazlığı ihlal edilen hayvan sayısı 47 milyon 913 bin 069’dur. Hatırlatmak isteriz ki, Türkiye’de hayvan endüstrisi tesislerinde her gün bu muamelelerden geçen on binlerce hayvan bulunmaktadır.

Belediye ve kamu görevlileri eliyle yaşanan hak ihlalleri

Yine Ocak ayı içinde belediye çalışanları ve kamu görevlileri eliyle yaşanan 4 ihlal vakası raporlanabilmiştir. Bu vakalardan biri özel harekat polisi tarafından bir köpeğin vurulması, bir diğeri ise belediye çalışanının bir köpeği öldürmesidir. Türkiye genelinde yerel yönetimlerin hiçbir gerekliliği ve tıbbî açıklaması yokken, son derece kontrolsüz bir şekilde sokak hayvanlarını ölümcül sonuçları olan anestezik maddeler ile topladığı da bilinen bir gerçekliktir. Soykırım boyutlarına varan bu ölümlerle ilgili hiçbir veri mevcut değildir. Kontrolsüz ve hayvan sağlığıyla uzaktan yakından alakası olmayan şahıslarca ve mobil kliniklerce uygulanan anesteziklerin her zaman yaşama kastı vardır.

Yaşam hakkının ideolojiler ve siyasetler üstü bir hak olduğunu ve yaşam hakkı gasbının hiçbir surette meşrulaştırılabilecek bir yanı olmadığını söylüyoruz. Hayvanların hakları her gün insanlar tarafından yok sayılıyor. Hayvanların hukuksal olarak “mal” statüsünde olması hayvanların yaşadıkları ihlallerin yaptırım ile sonuçlanmasının önünü tıkıyor. Bu bir aylık rapor bize hayvana yönelik şiddetin münferit olmadığını, aksine toplumsal bir sorun olduğunu gösteriyor.

Hayvanların haklarının bir an önce geri verilmesi gerekiyor. Değiştirilmesi gündemde olan hayvan hakları yasasının hayvanların lehine sonuçlanması için herkesin süreci takip etmesi ve sürece dahil olması çok önemli. Unutmayalım ki bizler hayvanlara merhamet değil adalet borçluyuz.

Tüm canlılar için topyekûn özgürlük arayışında olduğumuzu bir kez daha ifade ediyoruz. Hayatın her alanında katledilen, sömürülen, hakları görmezden gelinen hayvanların sesi olmaya devam edeceğiz.

Bu toplantı ile 9 Kasım 2019 tarihinde kaybettiğimiz dostumuz ve HAKİM’i beraber kurduğumuz çalışma arkadaşımız Burak Özgüner’i bir kez daha anarak bu çalışmamızı Burak’a adıyoruz.

02 Kas

TBMM Hayvanlardan Taraf Ol!

FAYTONA BİNME ATLAR ÖLÜYOR İnisiyatifi, HAKİM, Hayvan Hakları ve Etiği Derneği ile Yunuslara Özgürlük Platformu (YUNUS PARKLARI KAPATILSIN!) olarak düzenlediğimiz basın toplantısında okunan açıklamanın tam metni:

Basına ve kamuoyuna, 01.11.2019

Mayıs ayında çalışmalarına başlayan TBMM Hayvan Hakları Araştırma Komisyonu, 22 Ekim 2019 tarihinde, raporunu TBMM Başkanlığı’na sundu. Önümüzdeki haftalarda TBMM Genel Kurulu’nda görüşülecek olan araştırma komisyonu raporunu, ülkemizde hayvan haklarının geliştirilmesi açısından önemli bir politika belgesi olarak görüyoruz. Bu nedenle de sivil toplum olarak, komisyon toplantı ve çalışmalarına gereken katkıyı sunduk. Olması gerektiği gibi, hayvan hakları için çalışan sivil toplumun aktif katılımı ilkesinin benimsenmiş olması Türkiye açısından umut verici olsa da raporun bütünü düşünüldüğünde, hayvanlara hakları teslim edilmemiş, sadece belli hayvanların hakları olduğu kabul edilmiştir. Komisyonun kuruluş amacının hayvanlara yönelik şiddetin engellenmesi için önerilerde bulunmak olduğunu hatırlatarak, komisyonun da işaret ettiği gibi hayvanların “duygulu” bireyler olduğunu vurguluyoruz. Hayvanları hem “duygulu” bireyler olarak tanımlayıp hem de kimi hayvanların hakları ve bedenleri üzerinde her türlü tasarruf hakkını kendimizde görmeyi de etik açıdan oldukça sorunlu bulduğumuzu belirtmek istiyoruz.

Yakın bir zamanda Ak Parti tarafından çalışmalarına başlanacak olan, Hayvanları Koruma Kanunu’nun değişikliğine dair yasa teklifinin de bu rapor doğrultusunda, raporda yer alan olumlu öneriler esnetilmeden, hatta hayvanları daha fazla gözetecek şekilde hazırlanması yönündeki beklentimizi vurguluyoruz. Bu beklentimiz karşılanmadığı takdirde, hem komisyonun hem de sivil toplumun yoğun emeği ile şekillenen bu rapor, sadece bir politika belgesi olarak kalacak ve birçok araştırma komisyonu raporu ile aynı kaderi paylaşıp Meclis’in tozlu raflarına kaldırılacaktır. Bunun olmaması için kanun teklifi, asgarî olarak bu raporda yer alan hayvanlar açısından olumlu ve ilerici önerilere riayet edilerek hazırlanmalı ve teklifte yer alacak maddeler TBMM’nin ihtisas komisyonda tartışılırken yine sivil toplumun aktif katılım ilkesi gözetilmelidir. Sivil toplum katılımına dikkat edilmediği, hayvan hakları örgütlerinin taleplerinin karşılanmadığı kanun teklifleri, hayvanları da, onların haklarını da koruyamaz. Bunu daha önceki yasama süreçlerinde defalarca deneyimledik.

Komisyonda; birçok türden farklı hayvanı ve hayvanların haklarını ilgilendiren pek çok konu gündeme gelmiş ve tartışılmıştır. Gündeme gelen bu konulardan, komisyon toplantılarında süre olarak en çok tartışılanları ise faytonlar, avcılık, petshoplar ve “yasaklı ırklar” olarak tanımlanan köpekler olmuştur. Komisyon raporu, hayvanları koruma alanında faaliyet gösteren 300’den fazla sivil toplum örgütünün ortak taleplerinin çoğunu karşılasa da üzülerek belirtmeliyiz ki komisyon, hayvanlar konusunda en can alıcı hak ihlâllerinin, sistematik işkencelerin yaşandığı alanlarda suskun kalmayı tercih etmiş ya da o sektör ve alanlarda hem bedenen hem de mental olarak zarar gören hayvanların haklarını yok saymıştır.

Komisyon, sivil toplumun sokakta yaşayan hayvanlar konusundaki taleplerinin neredeyse tamamını karşılayarak raporuna eklemiştir. Bu önerilerin hayata geçirilmesi konusundaki en önemli engel, bütçenin etkin bir şekilde belirlenmesi, harcanması ve takip edilmesidir. Bu bağlamda bizler de komisyonun, Hayvan Hakları/Refahı Fonu oluşturulması yönündeki tavsiyesinin önemine vurgu yapıyor; devlet ve hükûmetin komisyonun bu önerisinin arkasında durmasını talep ediyoruz.

Komisyon üyeleri ile sivil toplum temsilcileri, komisyon toplantılarında bazı konularda ciddi fikir ayrılıkları yaşamıştır. Bu konuların başında, faytonlarda çalıştırılan atlar gelmektedir. Komisyon, atlı faytonların ulaşım aracı olmaması gerektiğini savunmakta, faytonların sembolik düzeyde, turistik amaçla kullanılmasını önermektedir. Bu da Adalar özelinde, faytonlarda yaşanan hak ihlâllerini engelleme konusunda yetersiz kalacak, hatta atların sayısının düşürülmesinden kaynaklı hak ihlâllerini artıracaktır. Denetim, çözüm olarak sunulsa da 15 senedir sağlanamayan denetimin ne şekilde etkin bir şekilde yapılacağı hâlâ belirsizliğini korumaktadır. Faytonlar olduğu sürece, atlar ölmeye, ölen atların yerine yenileri getirilmeye ve kazalar olmaya devam edeceğini düşünüyoruz. Bu nedenle talebimiz, çağdışılığı ortada olan atlı faytonların, etik gereklilikler göz önünde bulundurularak tamamen kaldırılması, faytonlarda çalıştırılan atların ömürlerinin sonuna kadar korumaya alınması ve adaların doğal yapısına zarar vermeyecek doğa dostu çözümlerin benimsenmesidir.

Bir başka fikir ayrılığı yaşadığımız konu ise avcılık olmuştur. Komisyon toplantılarından biliyoruz ki komisyon üyelerinin büyük bir çoğunluğu avcılığa karşı bir tutuma sahip. Ancak komisyon başkanının, avcılığın sınırlandırılması konusundaki görüşlerini basın ile paylaşmasının ardından, avcılar Türkiye genelinde komisyonu ve üyeleri hedef alan açıklamalar yapmış ve avcılar ile silah üreticilerinden oluşan bir heyet, komisyonda üç saat boyunca dinlenmiştir. Daha önceden, hayvan haklarını savunan 47 STK ve oluşum olarak yayınladığımız ortak bildiride de değindiğimiz üzere, avcılığın hayvanlara yönelik bir cinayet eylemi olduğunu ifade ediyoruz. Komisyonda, kendilerini “milis güç” gibi lanse eden avcılar, avcılığı bir popülasyon kontrolü, spor, hobi veya devlet için gelir kapısı olarak görse de bizler, “yasal” ya da “kaçak” gibi sıfatların avcılık, yani can alma konusunda kullanılamayacağını düşünüyoruz. Avcılığın yasal bir düzlemde gerçekleştirildiği bir ortamda, hayvan haklarından da bahsedilemez. Ayrıca yaban hayatın korunması konusunda genel bir tutum benimserken, ülkemizin birçok yerinde ekolojik yıkım getiren, yaban hayvanlarını zorunlu göçe tâbi tutan ve insan-hayvan çatışmasına yol açan enerji, maden alanlarındaki projelerden hiç bahsedilmemesini de kabul edilemez buluyoruz. Komisyonda hayvan hakları değil, maalesef av ve silah endüstrisinin lobisi ağır basmıştır.

Petshoplarda hayvan satışının yasaklanması da yıllardır ülke gündemini meşgul eden ve her sene hayata geçirileceği yönünde vaatlerde bulunulan başka bir konudur. Komisyon toplantılarında, petshoplarda sadece kedi ve köpeklerin satışının yasaklanması tartışılmıştır. Kuş, balık, tavşan gibi hayvanların seri şekilde üretilmeleri ve hapsedilmeleri komisyonda tartışılmamıştır bile. Hayvanların bir “mal” olarak görülmesi ve satışa çıkarılması, ülkemizde hayvan haklarının geliştirilmesinin önünde en büyük engellerden biridir.

Komisyon, “geleneksel” veya “folklorik” olarak tanımlanan, boğa, deve gibi hayvanların dövüştürülmesini bir hak ihlâli olarak tanımlamış ancak bunların yasaklanmasını önerememiştir. Komisyon toplantısından biliyoruz ki bunda maalesef seçmen kaybetme gibi siyasî kaygılar etkili olmuştur. Hayvanların işkence gördüğü, zorla dövüştürüldüğü, şiddetin “eğlence” olarak pazarlandığı bu istismarı da kabul etmiyoruz. Hayvan istismarının, şiddetin “gelenek” ya da “kültür” olarak görülmesi, hayvanların haklarının esnetilmesi demektir.

Komisyon raporundaki en büyük etik çelişkilerden biri de şudur: Belli hayvanlara hakları teslim edilirken, “damak zevki” gibi şımarıkça nedenler ya da gıda ve tıp endüstrisinin bilimsellikten uzak, “sağlıklı olmak için hayvan yemeliyiz, hayvansal ‘ürün’ tüketmeliyiz” iddiaları sebebiyle, birtakım hayvanların hakları teslim edilmemiştir. Hâlbuki köpek ile koyunun, at ile sığırın, muhabbet kuşu ile tavuğun arasında haklar bağlamında da, hisler bağlamında da hiçbir fark yoktur.

Yunus parklarının kapatılması için süre iki sene olarak belirlenmiştir. Bizler bu sürenin altı ay, en fazla bir sene olması gerektiğini belirtiyoruz. Bu süreçte nasıl bir denetim ve takip uygulaması hayata geçirileceği, yani hayvanların el altından satılıp satılamayacağı, ölenlerin yerine yenilerinin getirilip getirilmeyeceği konusunda büyük muğlaklıklar vardır. Büyük bir denetimsizlik ve hukuksuzluk ile faaliyetlerine devam eden yunus parkları, önerimiz doğrultusunda altı ay ya da bir sene içerisinde kapatılmalıdır.

Bazı hayvanların yaşadığı acıları umursayıp bazılarına yaşatılan acılarını umursamadığımızda ya da raporda olduğu gibi yok saydığımızda tutarlı olmuyoruz. Halbuki hak ihlallerinin en çok yaşandığı yerlerin en başında mezbahalar, yumurta ve süt üretim tesisleri, balıkçılık endüstrisi geliyor. Gerçekleri görmezden gelerek ya da gerçekler ile yüzleşmemeyi seçerek hayvan haklarını tartışamayız. Raporda, en azından, hayvancılık endüstrisindeki sistematik zulme ve mevcut duruma ilişkin bir durum tespiti yapılabilirdi.

Yapılan işin asıl samimiyetini gösteren, hayvan hakları savunucularının gönlünü hoş tutmak ya da hayvan sömürüsünden kazanç sağlayan sermaye gruplarının çıkarlarını gözetmek değil, her gün sistematik zulme maruz bırakılan ve öldürülen, farklı menfaat ilişkileri ile tutsak edilen, sömürülen hayvanların haklarını korumaktır. Hayvanları “duygulu bireyler” olarak kabul edip bir kediye ya da köpeğe işkence edildiğinde yaptırım uygulayıp kesime gönderilen bir sığır ya da koyuna işkence edildiğinde sessiz kalmayı seçmek, hayvan haklarını gözetmek ya da hayvanları sevmek değil, hayvanları seçmek anlamına gelmektedir.

Hayvanların haklarının korunması konusunda tek yetkili bakanlık olan Tarım ve Orman Bakanlığı ise geçmişten bugüne süregelen demode zihniyetine devam etmekte, raporun aksine hayvanları “duygulu bireyler” kabul etmemek için elinden geleni yapmaktadır. Basın toplantısı vesilesiyle, yeni sistemde kanun tekliflerinin milletvekilleri tarafından hazırlandığını ve hazırlanacağını, bürokrasinin yasama süreçlerinden kendisini geri çekmesi gerektiğini hatırlatıyoruz. Bakanlıkların yapması gereken, parlamentodaki tüm partilerin mutabakatı ile hazırlanan bu komisyon raporuna riayet etmek ve sadece teknik bilgileri doğru ve zamanında yasa yapım süreçlerine sunmaktır.

Yasa teklifinin yakında gündeme geleceği ifade edilen, 27. dönemin 3. yasama yılında, TBMM’ye “Hayvanlardan taraf ol” çağrımızı yineliyor, toplumumuzu da hayvanların bireyliğine ve haklarına saygı göstermeye, hayvanlara âdil davranmaya çağırıyoruz. Olumsuz ve tartışmalı önerilere rağmen, yasa teklifi sürecinde de sonuna kadar müdahili ve yasama sürecinin de takipçisi olduğumuzu; tüm türlerdeki hayvanlara hak ve özgürlükleri teslim edilene kadar mücadele edeceğimizi duyuruyoruz.

Faytona Binme Atlar Ölüyor İnisiyatifi
Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM)
Hayvan Hakları ve Etiği Derneği
Yunuslara Özgürlük Platformu